My Photo
Name:
Location: ANKARA, Türkiye

Thursday, September 28, 2006

28 EYLUL 2006 PERSEMBE GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

28 Eylül 2006 Tarihli ve 26303 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

TÜZÜK

2006/10894 Kültür ve Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu Tüzüğü

BAKANLAR KURULU KARARI

2006/10895 Türkiye ile Avrupa Topluluğu Arasında Oluşturulan Gümrük Birliğinin Uygulanmasına İlişkin Esaslar Hakkında Karar

ATAMA KARARI

2006/10968 Bazı Valiliklere Yapılan Atamalar Hakkında Karar

YÖNETMELİKLER

— Kalkınma Ajansları Bütçe ve Muhasebe Yönetmeliği

— Sosyal Sigortalar Kurumu Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik

— Petrol Piyasası Lisans Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

TEBLİĞ

— Merkezî Yönetim Harcama Belgeleri Hakkında Genel Tebliğ (Sayı: 2006-1)

YARGI BÖLÜMÜ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

— Anayasa Mahkemesinin E: 2005/6, K: 2006/35 Sayılı Kararı (Siyasi Parti Mali Denetimi ile İlgili)

— Anayasa Mahkemesinin E: 2005/34, K: 2006/36 Sayılı Kararı (Siyasi Parti Mali Denetimi ile İlgili)

— Anayasa Mahkemesinin E: 2005/4, K: 2006/37 Sayılı Kararı (Siyasi Parti Mali Denetimi ile İlgili)


`Gözü kara mürteci` ifadesi hakaret değil

Zapsu`ya tazminat yok
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Başbakan Erdoğan`ın özel danışmanı Cüneyd Zapsu için `provokatör` nitelemesini yapan Yeniçağ gazetesini tazminat ödemeye mahkum eden yerel mahkemenin kararını bozdu. Yargıtay, gazetenin Zapsu`ya tazminat ödemesine gerek olmadığına karar verdi.


Doğramacı ‘intihal’ şaibesinden kurtuldu

Eski YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı, “Annenin Kitabı” isimli kitabında “intihal” (bilimsel hırsızlık) yaptığı iddiasından 6 yıl sonra tamamen kurtuldu
28.09.2006

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Doğramacı’nın intihal yaptığını iddia eden Prof. Dr. Hasan Yazıcı’nın tazminat ödemesine ilişkin karara yaptığı karar düzeltme başvurusunu reddetti. Doğramacı ise bir meslektaşının hakkında isnatlarda bulunmuş olması nedeniyle karara sevinemediğini söyledi. Prof. Doğramacı, 2000 yılında kendisi hakkında intihal iddialarını gündeme getiren Türk Bilimler Akademesi Bilim Ahlakı Komitesi eski Başkanı Prof. Hasan Yazıcı aleyhine tazminat davası açmıştı. Doğramacı, karara ilişkin VATAN’a yaptığı açıklamada “çok üzgün” olduğunu belirterek “Sayın bir meslektaşımın yeterince incelemeden isnatlarda bulunması üzücüdür. Yargı kararını vermiştir” dedi.


Vakıflar tasarısında 22 madde tamam

Meclis Adalet Komisyonu’nda görüşülen Vakıflar Yasa Tasarısı’nın 22 maddesi daha kabul edildi.

NTV

ANKARA - Komisyon, görüşmelere 25. maddeden devam etti. Kabul edilen maddelere göre, vakıflar yurt dışında şube ve temsilcilik açabilecek, yurtiçi ve yurtdışındaki kişi ve kurumlardan bağış ve yardım alabilecek.

Ayrıca vakıflar şirket de kurabilecek. Komisyonun CHP’li üyeleri, bu düzenlemelere karşı çıktı.

Komisyonda “vakıflar meclisi”ne ilişkin madde de değiştirilerek kabul edildi. Buna göre vakıflar meclisinin üye sayısı 5’ten 15’e çıkarıldı.

Vakıflar genel müdürü, 3 genel müdür yardımcısı ve hukuk müşaviri ile yeni vakıflar, mülhak ve cemaat vakıflarınca seçilen temsilciler de mecliste yer alacak.

Vakıflar meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile toplanacak ve salt çoğunlukla karar alabilecek.

Meclis Adalet Komisyonu bugün tasarı üzerindeki çalışmalarını sürdürecek.


Her 5 savcıdan biri davalık olabilir

Beraat eden zanlı, savcıya tazminat davası açabilir... Yargıtay’ın aldığı bu emsal karar, farklı yorumlara neden oldu. Çünkü Türkiye’de davaların yüzde 20’si beraat kararı ile sonuçlanıyor


YARGITAY Hukuk Genel Kurulu’nun, Nuh Mete Yüksel’in DGM savcısı olduğu dönemde açtığı dava ve yazdığı iddianameden dolayı, hakkında tazminat davası açılabilmesine onay vermesi, yankı uyandırdı. Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre açılan ceza davalarının yüzde 50’den fazlasının beraat ve takipsizlikle sonuçlanmasına da dikkat çekiliyor.

Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü verilerine göre, 2004 yılı içerisinde açılan ceza davalarının sadece yüzde 46.7’sinin mahkumiyetle sonuçlandı. Bu davaların yüzde 53.3’ü de beraat, yetkisizlik, görevsizlik, birleştirme, erteleme ve düşme ile sonuçlandı. Aynı dönem istatistiklerine göre, açılan davaların yüzde 20.8’i beraatle sonuçlandı. Yüzde 32.5’i sanık sayısı, yetkisizlik, görevsizlik, birleştirme, 4616 ve 4454 sayılı af yasalarına göre davanın ertelenmesi, düşme ve TCK’nın 119. maddesi uyarınca davanın ortadan kaldırılmasıyla neticelendi.

Savcılar daha dikkatli olmalı

Açılan ceza davalarının yalnızca yarıdan daha azının mahkumiyetle, yarıdan fazlasının da beraat veya takipsizlikle sonuçlanması da dikkate alındığında Hukuk Genel Kurulu’nun kararından sonra savcıların dava açarken daha dikkatli davranmaları gerektiği yorumlarına yol açtı.


NE OLMUŞTU


NUH Mete Yüksel, DGM Savcısı olarak görev yaptığı dönemde Alman Vakıfları hakkında ‘casusluk’ iddiasıyla dava açmıştı. Yüksel, yazdığı iddianame ile aralarında eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman’ın da bulunduğu 15 sanığın ‘Alman casusu’ olduğunu öne sürdü. Yücel Sayman, beraat etti ve Yüksel aleyhine 30 bin YTL’lik manevi, 500 YTL’lik de maddi tazminat talebiyle dava açtı. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da, itirazlara konu olan davanın açılabileceğine hükmetti.


HUKUKA UYGUN BiR KARAR


# Eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman: Savcı benden, kamuoyu önünde özür dilerse, o parayı tahsil etmem. Özür dilemezse, kazandığım para ile gazetelere mahkemenin kararını ilan olarak vereceğim.

# Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikret Eren: Yargıtay, bu kararı vererek savcıların kişisel kusurlarınn azaltılmasının da önünü açacak. Bu karar, savcıları biraz daha temkinli davranmaya itecektir.

# Emekli Savcı Talat Şalk: Savcı, delillere göre dava açtıysa kişisel kusur olmaz. Savcının delil olarak gördüğü şeyi mahkeme delil kabul etmeyebilir. Bu durumda savcıyı suçlamak yanlış. Bu karar, savcıların elini kolunu bağlar.

# Yargıtay Cumhuriyet Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu: Bu karar savcıların doğru görev yapmasını sağlar. Savcının kişisel kusuru varsa mahkum olmasından başka bir yol yok. Bu karar hukuka uygun bir karardır. Sağlam delillere dayanarak dava açılırsa beraat oranı da düşer. Vatandaşları boş yere mahkemeye götürmeye hiçbir savcının hakkı yok.


YASEMİN GÜNERİ

28.09.2006


Başbakan'ı Ata'ya şikayet 10 bin YTL'ye mal oldu!

ANKARA 25. Asliye Hukuk Mahkemesi, Selanik'teki Atatürk Evi'nde bulunan şeref defterine yazdığı ifadelerden dolayı Fethi Dördüncü'yü, Başbakan Erdoğan'a hakaret ettiği gerekçesiyle 10 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum etti. Davanın dün görülen duruşmasında, Dördüncü'nün avukatı Coşkun Kurt ise müvekkilinin ekonomik ve sosyal durumuna ilişkin belgeleri mahkemeye sundu. Mahkeme Dördüncü'nün, yasal faiziyle birlikte Başbakan Erdoğan'a 10 bin YTL manevi tazminat ödemesine karar verdi.

Erdoğan'ın avukatı tarafından açılan davanın dilekçesinde, Dördüncü'nün defterdeki ifadeleriyle Başbakan'ı toplum önünde küçük düşürülmesine, kin ve nefret duygularına maruz kalmasına sebebiyet verdiği'' kaydedilmişti. Erdoğan'ın duyduğu acı, elem ve ıstırabı bir nebze olsun hafifletmek için 20 bin YTL manevi tazminat talep edilmişti.


Antalya'daki şırıngalı saldırgan yakalandı...

Antalya'da kuaförde çalışan 16 yaşındaki gence motosikletle yaklaşan ve boynuna şırınga batırarak kaçtığı iddia edilen İ.Ü. yakalandı.
Belediye İşhanındaki kuaförde çalışan Kadir Davazlı'nın, Çıraklık Eğitim Merkezi'nden evine dönerken dolmuştan indiği sırada, şırıngalı saldırıya uğramasıyla ilgili polis tarafından üç gündür yürütülen soruşturma ve takip sonucu zanlı İ.Ü'nün (28) yakalandığı bildirildi.
Asayiş Şube Müdürlüğü'nde sorgulanan zanlının, saldırıya uğrayan Kadir Davazlı tarafından teşhis edildiği de öğrenildi. Zanlının sorgusu devam ediyor.
Antalya'da üç gün önce meydana gelen olayda, şırıngalı saldırı sonucu ailesi tarafından hastaneye kaldırılan Kadir Davazlı, yapılan tedaviyle sağlığına kavuştuktan sonra polise ifade vermişti. Davazlı, kendisine saldıran kişinin, daha önce kız kardeşine sarkıntılık yapan ve bu nedenle kavga ettiği İ.Ü olduğu iddia etmişti.Şırıngalı saldırı sonucu Davazlı'nın tarım ilacı (fosfor) zehirlenmesine maruz kaldığı kuşkusu üzerinde de durulurken, kan değerleriyle incelemenin devam ettiği belirtilmişti.


İspanyol öğretim üyesi sakallı diye uçaktan indirildi.
AA- İspanya'da bir öğretim üyesi, sakallı olduğu için "Müslüman terörist" şüphesiyle uçaktan indirilerek, valizi yeniden arandı.
El Pais gazetesi, Sevilya Üniversitesi Hukuk Tarihi profesörü 35 yaşındaki Pablo Guiterrez Vega'nın yaşadığına "Sakalından Dolayı Şüpheli" başlığıyla geniş yer ayırdı.
Sevilya'dan 30 Ağustosta Almanya'nın Dortmund kentine giden uçağa binen İspanyol öğretim üyesi, diğer yolcuların zorlamasıyla hava yolu şirketinin yetkilileri tarafından "Müslüman terörist" olduğu şüphesiyle uçaktan indirilerek, valizi yeniden arandı.
Vega, başından geçen olayı şöyle anlattı:
"Uçağı terk etmemi istediklerinde polis olduklarını sandım ve kimliklerini sordum. Bunlar uçaktaki yolculardı, kimliklerini göstermeyince ben de yerimden kalkmadım. Daha sonra uçaktaki yetkilileri çağırdılar. Onlar da yolcuları rahatlatmam için piste gelmemi istediler. 100 yolcunun önünde şüpheli duruma düşünce gururum kırıldı ve çok utandım. Özellikle uçağa geri döndüğümde kimse özür dilemedi" diye sürdürdü.
Sakalını uzatmaya veya kesmeye karar verme hakkını saklı tutmak istediğini söyleyen Vega, "Sakaldan dolayı potansiyel terörist haline gelmek bana çok acı veriyor" diye konuştu.

Gizli kameralı pazarlık Polonya’yı karıştırdı
Polonya’da hükümet çalışmalarını yürüten Hukuk ve Adalet Partisi’nde başkan yardımcısının, bir muhalefet milletvekiliyle transfer konusunu görüştüğü kasedin ortaya çıkması ülke siyasetini sarstı.
Geçtiğimiz hafta bütçe ve Afganistan’a asker gönderilmesi konularında ortağı Meşru Müdafaa Partisi (Self-Defence) ile anlaşmazlığa düşen ve koalisyona son veren Muhafazakar Parti’nin yeni hükümet kurma çabaları skandala dönüştü. Polonya’nın özel televizyonu TVN, geçtiğimiz günlerde Başbakan Jaroslaw Kaczynski’nin yardımcılarından Adam Lipinski ile Meşru Müdafaa Partisi Vekili Renata Beger arasında geçen iki toplantı kayıtlarını yayınladı. Toplantıda Beger’e transfer olması durumunda yeni kurulacak hükümetteki yerine ilişkin garantiler veren Lipinski, partisinden kendisine kesilecek cezayı da karşılamayı garanti ediyor. Görüntülerin yayınlanmasının ardından, Hukuk ve Adalet Partisi ile oluşturulacak koalisyona katılabileceğini açıklayan Köylü Partisi, bu kararından vazgeçerken Kaczynski’ye istifa çağrıları geliyor.
Dış Haberler Servisi

ENERJI BÜROKRATLARININ 'TAZMINAT' HUZURSUZLUGU.
-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanligi Teftis Kurulu'nu harekete geçiren Bakan Hilmi Güler'in, bugüne kadar kaybedilen davalarda Türkiye'nin ödedigi toplam 206 milyon dolarlik tazminati bürokratlarina ödetmeye hazirlandigi iddialari bakanlik bürokratlari arasinda sikinti yarattigi ögrenildi.
ANKARA(ANKA)-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakani Hilmi Güler'in Teftis Kurulu'nu harekete geçirerek, bugüne kadar kaybedilen davalarda Türkiye'nin ödedigi toplam 206 milyon dolarlik tazminati bürokratlarina ödetmeye hazirlandigi iddialari bakanlik bürokratlari arasinda huzursuzluga neden oldu.
Edinilen bilgiye göre, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanligi'nin uluslararasi tahkimde ardarda kaybettigi davalar, bakanlik bünyesinde büyük bir huzursuzluga yol açti. Bakanlik Teftis Kurulu'nu harekete geçiren Bakan Hilmi Güler'in, bugüne kadar kaybedilen davalarda Türkiye'nin ödedigi toplam 206 milyon dolarlik tazminati bürokratlarina ödetmeye hazirlandigi iddialari bürokratlar arasinda büyük bir sikinti yaratti. Uluslararasi tahkimde kaybedilen davalarda, bakanlik personelinin dava konusu islemlerde kusur ve ihmallerinin bulunup bulunmadiginin Teftis Kurulu tarafindan incelemeye alinmasi bürokratlar arasinda huzursuzlugu daha da artirdi.
Bu arada Bakan Güler, eski bakanlar Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan'in Yüce Divan'da yargilandiklari davanin 19 Eylül'deki durusmasinda tanik olarak dinlenmis ve ifadesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin enerji politikasini bir bütün olarak ele almaya çalistiklarini ancak bunu yaparken eski anlasmalarin kendilerini zorladigini dile getirmisti. Bakan Güler ifadesinde, bu anlasmalarin uluslararasi olmasi bakimindan bazilarini degistiremediklerini, eski anlasmalarin getirdigi tahkimler bulundugunu ve tahkimde 200 milyon dolarlik dava kaybedildigini dile getirirek, '200 milyon dolarlik dava devam ediyor. Mesela Çeas, Kepez konusu var. Orada da 10 milyar dolarlik dava var' diyerek tahkim davalarindan duydugu kaygiyi dile getirmisti.
Enerji Bakanligi çevrelerinde de Bakan Güler'in en büyük sikintisinin uluslararasi tahkimde görülmeye baslanan 10.1 milyar dolarlik Çeas, Kepez davasi oldugu dile getirilirken, bu davanin da kaybedilmesi durumunda 10,1 milyar dolarlik tazminatin da bürokratlara rücu ettirilecegi iddialari bürokratlar arasindaki huzursuzlugu en üst seviyeye çikardi. (ANKA)

Danıştay üyelerini hedef gösterme davası ağır cezada.
Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi, davanın "Terörle Mücadele Kanunu'na muhalefet etmek" suçuna ilişkin bölümünün ayrılarak özel yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verdi.
AA - Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi, Anadolu'da Vakit Gazetesi sahibi Nuri Aykon ile Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Harun Aksoy hakkında, yayınlanan bir haber ve fotoğrafta Danıştay üyelerini terör örgütlerine hedef gösterdikleri iddiasıyla açılan davanın "Terörle Mücadele Kanunu'na muhalefet etmek" suçuna ilişkin bölümünün ayrılarak özel yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verdi.
Hakim Muhterem Bulut, sanıklar hakkında 3713 sayılı "Terörle Mücadele Kanunu'na muhalefet etmek" suçundan dava açıldığını hatırlattı. Söz konusu yasada 5532 sayılı yasayla değişiklik yapıldığını belirten Bulut, mahkemenin bu suçlamaya ilişkin davaya bakma yönünden görevsiz olduğunu kaydetti.
Hakim Bulut, söz konusu suçlamaya ilişkin dosyanın ayrılarak özel yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verdi.
Bulut, sanıklar hakkındaki "basın yoluyla görevli memura hakaret" ve "devletin yargı organlarını aşağılamak" suçlarından açılan davanın yargılamasının ise mahkemece sürdürülmesine hükmetti.

Cinayete teşvik eden oyuna dava
Ailesini öldüren Cody Posey'in yakınları, şiddet içerikli sahneleriyle genci cinayete teşvik ettiği iddiasıyla 'Grand Theft Auto' adlı oyunun üreticilerine dava açtı.
ABD'de iki yıl önce öz babasını, üvey annesini ve üvey kız kardeşini öldürerek hapse mahkum olan 16 yaşındaki Cody Posey'in ailesi, gençleri şiddete yönelttiği ve bu cinayetlerde payı olduğu iddiasıyla "Grand Theft Auto" adlı bilgisayar oyunu üreticilerine 600 milyon dolarlık dava açtı. Bu cinayetleri 2004'te işleyen Posey'in ailesi, gencin takıntılı bir halde sürekli bu oyunu oynadığını belirtti ve şiddet sahnelerinden etkilendiğini öne sürdü. Davada Posey'in silah kullanmayı bu oyundan öğrendiği ileri sürülerek üretici şirketlerden tazminat istendi. "Şirketlerin eğlencelerininböylesi bir şiddete neden olabileceğini görmüş olmaları gerekirdi" ifadesi kullanıldı. Davacı avukatı Jack Thompson da cinayetin işlendiği gün evde oyunla ilgili birçok CD bulunduğuna dikkat çekti.
CİNNET GEÇİRDİ
Dava kayıtlarına göre Cody Posey, babası Paul Posey kendisine işkence ederek üvey annesiyle birlikte olmasını istemesi üzerine cinnet getirdi. Eline aldığı tüfekle önce üvey annesini ardından babasını ve olaya tanık olan üvey kız kardeşini vurdu. Yakaladıktan sonra suçunu itiraf eden Amerikalı genç, 21 yaşına kadar ıslahevinde kalacak.
DIŞ HABERLER

Bakan Çubukçu'dan kadınlara zeytin dalı
Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun şikayetiyle kadın örgütlerinin temsilcilerine karşı açılan davada ‘hakaret’ suçundan yargılanan kadınlar beraat etti
28.09.2006
Dava devam ederken şikayetinden vazgeçen Çubukçu ikinci bir jest yaptı ve beraat kararını temyiz etmedi. Kadınlarla Dayanışma Vakfı, Amargi Kadın Kooperatifi ve İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı üyeleri, Çubukçu’ya, “Kağıt üzerinde değil, fiilen eşitlik istiyoruz, sizi bu çağdışı değişikliklere destek verdiğiniz için kınıyoruz” yazılı fakslar gönderince Çubukçu, ifadelerin ‘hakaret’ içerdiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu.

ABD'de Mahkeme Intel Lehine Karar Verdi
Yazar: David Needle 28-09-2006

Intel ile AMD arasındaki global savaş hızla devam ediyor. Geçen hafta AB'deki olaydan sonra, dün de ABD'de bir olay meydana geldi ve AMD'nin açtığı anti-tröst davasında Intel önemli bir avantaj sağladı. hakim, AMD işlemcilerinin çoğunun Almanya'da üretildiği ve dolayısıyla davanın Amerikan mahkemelerinin yetki alanının dışında kaldığı savını ileri süren Intel'i haklı buldu.

Mayıs 2006'da AMD'nin anti-tröst suçlamalarına karşın Intel bölge mahkemesinde bir karşı dava açtı. Davada, Intel, AMD mikroişlemcilerinin çoğunun Almanya'da üretildiği savını ileri sürdü. Intel, AMD'nin ABD dışında da satılan bir ürün olması nedeniyle, Amerikan mahkemelerinin yetki alanına girmediğini savundu.
AMD ise, işlemci pazarının tek bir global pazar olduğunu ve Intel'in bu pazarda tekel haline gelmeyi denediğini savunuyor.
Intel, sürekli olarak anti-tröst suçlamalarını reddedip, bu tartışmanın sadece AMD'nin bakış açısından ve ABD ile sınırlı olduğunu savunurken, bir yandan da AMD'nin Japon mahkemeleri, Avrupa Birliği Komisyonu ve Kore Adil Ticaret Komisyonu üzerinden tazminat almaya çalıştığını not ediyor.
Dün Amerikan Hakimi Joseph Farnan, Intel'in lehine karar verdi ve AMD'nin, bilgisayar firması türü müşterilere AMD yerine Intel satışından doğan kayıplarla ilgili iddialarını reddetti.
Dünya çapındaki işlemci pazarının bir parçası olan ABD'de, işlemci satışları çok büyük hacimlere ulaşıyor. AMD, bu karardan sonra, diğer davalarla ilgili olarak, Intel'in hareket tarzına yönelik pek çok hukuki olayla bağlantılı araştırmaların sürdüğünü ve davaları bırakmak gibi bir niyetleri olmadığını açıkladı.
AMD'nin hukuk bölümü yöneticisi Tom McCoy, internetnews.com'a yaptığı açıklamada "Global antitrüst soruşturmaların bir parçası olan bu Amerikan kararına rağmen, Intel, kanunsuz tekel hareketlerinin sonuçlarından kaçamayacak" dedi.

'Şakşuka efesi' lafına tazminat
Ankara 20. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin'i, TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşmasında, ''şakşuka
efesi...'' diyerek, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'a hakaret ettiği gerekçesiyle 7 bin 500 YTL manevi tazminata mahkum etti.
Davanın bugünkü duruşmasına Koç'un avukatı Bahadır Öztürk ile Ersin'in avukatı Saniye Barut katıldı.
Avukat Öztürk, önceki iddialarını tekrarlayarak, davanın kabul edilmesini talep etti.
Ersin'in avukatı Barut ise müvekkilinin Meclis kürsüsünde eleştiri hakkını kullandığını, hakaret kastı bulunmadığını ileri sürerek, ''Bakan Koç'un esprili kişiliği kamuoyu tarafından bilinmektedir. Dava konusu konuşmanın ardından basında da 'ben şakşuka efesi değilim, hünkar beğendi efesiyim, sayın Başbakan beni bu şekilde beğeniyor' diye beyanı vardır'' diye konuştu. Barut, söz konusu ifadelerde, kast unsuru bulunmadığını savunarak, davanın reddini istedi.
Yargıç
Adem Albayrak, davayı kısmen kabul ederek, Ersin'in, yasal faiziyle birlikte Bakan Koç'a, 7 bin 500 YTL manevi tazminat ödemesine hükmetti.
DAVA KONUSU
Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un avukatları Mustafa Yılmazcan ve Bahadır Öztürk tarafından açılan davanın dilekçesinde, Ersin'in, 24 Haziran 2005 tarihinde Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada, Koç'u kamuoyu önünde küçük düşüren ve kişilik haklarını zedeleyen ifadelere yer verdiği ileri sürüldü.
Dava dilekçesinde, Ersin'in konuşmasında, Bakan Koç'u, ''sevgili efemiz, gamalı zeybeğimiz, şakşuka efesi...'' sıfatlarıyla aşağılayarak, Koç'a yönelik ''Türkiye'nin imajını bozduğu, bakanlığa liyakati olmadığı'' gibi ithamlarda bulunduğu kaydedildi.
Dilekçede, bu nedenlerle oluşan manevi zararın telafisi için 35 bin YTL tazminat talep edilmişti.

KOÇ "ŞAKŞUKA DEĞİL HÜNKARBEĞENDİYİM" DEMİŞTİ
Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, kendisine "Şakşuka efesi" diyen CHP milletvekiline "Ben Şakşuka değil Hünkarbeğendiyim. Hünkarbeğendi efesiyim. Beni Başbakan beğendi" şeklinde yanış vermişti.
ŞAKŞUKA NE DEMEK?
Patlıcan, biber, domates gibi sebzeleri kavurup, üzerine sos dökerek hazırlanan bir tür meze.

Dink: Beni niye yargılıyorsunuz?

İSTANBUL Milliyet
Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, son bir-iki yılda TCK`nın 301. maddesiyle ilgili davaların arttığını söyledi. Milliyet yazarı Can Dündar`ın NTV`de önceki akşam yayımlanan `Neden?` adlı programında konuşan Dink şöyle dedi: `Bir yandan Türkiye, başbakanının ağzından dünyaya meydan okuyor, Ermeni dünyasına meydan okuyor: `Gelin tartışalım, beraber tarihi araştıralım, gerekirse hesaplaşalım` diyor... Benim son davam Reuters`a `Bu bir soykırımdır` dediğim için açıldı. O davet ettiğiniz Ermeniler burada size ne diyecekler? `Bu bir soykırım değildir` mi diyecekler? Onları yargılamayacaksanız, beni niye yargılıyorsunuz? `Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bunun böyle olduğunu söylüyor` diye yargılayacaksınız.` Af Örgütü: Dehşet içindeyiz
Uluslararası Af Örgütü, `Türklüğü aşağılamak` suçlamasıyla gazeteci Hrant Dink adına yine bir davanın açılmasına sert tepki gösterdi. Örgüt, `Yine bir davanın açılmış olduğunu duymanın dehşeti içinde olduğunu` belirtti. 301. maddenin tamamen kaldırılmasını isteyen örgüt, Dink hakkındaki davayı yorumlarken, `Bu yargılamayı, gazetecilerin ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarına karşı ortaya çıkan yıldırma örneklerinin bir parçası olarak göz önüne almaktayız` ifadesine yer verdi.

ABD terör yasası Senato’yu bekliyor
ABD Temsilciler Meclisi, Başkan George Bush’un desteklediği terör yasa tasarısını onayladı. Tasarının yasalaşması için Senato’nun da onayı gerekli.
NTV
WASHINGTON - Yüksek mahkemenin, Bush yönetiminin Guantanamo tutsaklarını yargılamak için kurduğu askeri mahkemeleri yasadışı ilan etmesinin ardından gündeme gelen tasarı, yeni bir askeri mahkeme sistemi kurulmasını öngörüyor.
Eskiye göre terör zanlılarına, önemli haklar tanınsa da bu tasarı, onları diğer askeri ve sivil mahkemelerde tanınan yasal haklardan mahrum bırakıyor.
Tasarıyla, işkenceli sorgulama yöntemleri yasaklanıyor. Ancak, muğlak bir biçimde, ABD başkanına, başka yöntemlerin kullanılıp kullanılmayacağını belirleme hakkı veriliyor.
Bush yönetimi, bu tasarıyla CIA ajanlarının savaş suçlarından yargılanmalarının önüne geçilmesini de hedefliyor. Senato’nun da terör yasa tasarısını onaylaması bekleniyor.
Ancak, tasarının yüksek mahkemeden dönmesi olasılıklar dahilinde.

AİHM yargıçlarının gizli Ankara ziyareti
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) dört üyesi, geçtiğimiz hafta Ankara'ya gelerek Anayasa Mahkemesi'ni ziyaret etti. Başkan Tülay Tuğcu'nun ev sahipliğini üstlendiği ziyaret, güvenlik nedeniyle gizli tutuldu. Heyette Türk üye Rıza Türmen'in yanı sıra, Bostjan Zupancic, Judge Renate Jaeger ve Javier Borrego bulunuyordu. Anayasa Mahkemesi üyeleriyle yapılan toplantılarda, AİHM'in Türk yargısına atıfta bulunarak alıntı yaptığı örnek kararlar gündeme geldi. Tülay Tuğcu, derslere türbanla girmesine izin verilmediği için AİHM'e dava açan, ancak başvurusu reddedilen İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin'e ilişkin kararı hatırlattı. Kararın gerekçesinde, Anayasa Mahkemesi'nin üniversitelerde türbana izin verilmesinin Anayasa'ya aykırı olduğu yolundaki kararına atıfta bulunduğunu kaydeden Tuğcu, AİHM'in Türk yargısından alıntı yaptığı bu tür örneklerin çoğaltılmasını istedi.
Ersin BAL / ANKARA

Tokat Paşa 'yatak istirahati' alıp duruşmaya katılmadı
‘Memur ve hakimleri hizaya getirmek için bir iki bomba attırdım.’ diyen emekli Korgeneral Altay Tokat Paşa’nın yargılaması sivil mahkemede yapılacak.
Bir dergiye verdiği röportajda sarf ettiği sözler sebebiyle Genelkurmay Askerî Mahkemesi tarafından hakkında dava açılan Tokat Paşa, ilk duruşmaya sağlık raporu sunarak katılmadı. Davanın ilk duruşması Genelkurmay Askerî Mahkemesi’nde yapıldı. Mahkeme heyetinde Koramiral Şevki Erdal Bucak, Hava Tümgeneral Hikmet Çelik ile askerî hakimler yer aldı. Mahkeme Başkanı Kıdemli Albay Turgay Çağlar, Korgeneral Tokat’a 15 gün yatak istirahati raporu verildiğinin anlaşıldığını söyledi. Çağlar, sağlık raporunun içeriğini okumadı. Sağlık raporunu, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin 25 Eylül 2006 tarihinden geçerli olmak üzere verdiği öğrenildi.
Ankara, Zaman

Eğitim bombası’ itirafı hakim önüne çıktı
Emekli Korgeneral Altay Tokat’ın, Askeri Ceza Kanunu’nda (ACK) düzenlenen ‘’Komutanlara karşı güven hissini yok etmeye çalışmak ve yetkisi olmadan açıklamalarda bulunmak’’ suçlarından Genelkurmay Askeri Mahkemesinde yargılanmasına başlandı.
Emekli Korgeneral Tokat, Şemdinli’de meydana gelen olaylardan sonra bir dergiye yaptığı açıklamada, görevde bulunduğu dönemde,’’Mesaj vermek için bir iki kritik noktaya bomba attırdığı’’ şeklindeki sözlerinin ardından hakkında açılan davanın ilk duruşması Genelkurmay Askeri Mahkemesinde yapıldı. Duruşmaya, Tokat’ın avukatı Cavit Çalış katılırken, Altay Tokat, 15 gün istirahatli olduğunu gösteren rapor göndererek katılmadı. Avukat Çalış, 353 sayılı Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yargılama Usulu Kanunu’nda değişiklik öngören 5530 sayılı Kanunu’nun 5 Temmuz 2006 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığını, kanunun 5 Ekim 2006’da yürürlüğe gireceğini hatırlattı. Bu kanunun savaş hali dışında sivil kişilerin işlediği suçlardan adli mahkemelerde yargılanmasını öngördüğünü ifade eden Çalış, ‘’Müvekkilim bu açıklamaları asker kişi olarak değil, sivil kişi olarak söylemiştir. Duruşma 5 Ekimden sonraya ertelenmeli ve dosya yetkili mahkemeye gönderilmelidir’’ dedi.
Genelkurmay Askeri Mahkemesi, duruşmayı 30 Ekim 2006’ ya erteledi. Genelkurmay Askeri Savcılığınca, Tokat hakkında ACK’nın 95. maddesinde düzenlenen ‘’Komutanlara karşı güven hissini yok etmeye çalışmak ve yetkisi olmadan açıklamalarda bulunmak’’ suçundan dava açılmıştı.

Üreticiye, çeltik endeksli ceza: İzinsiz üretim yapanın suyu kesilecek
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nca Çeltik üretimine ilişkin kanun düzenlemeleri yapıldı. Yenilenen kanunlar çerçevesinde mevzuata uymayan uygulamalarda “çeltiğe endeksli cezalar'' verilmesi öngörülüyor. Buna göre izinsiz olarak ekim yapanların suyu kesilecek. Sulama Birliği'nin dağılım planına uymayan üreticilere, ilk etapta 25 kilogram çeltik bedeline tekabül eden hafif para cezası, ikinci kez yakalandıklarında ise 100 kilogram çeltik bedeli kadar ağır para cezası uygulanacak.

(28 Eylül 2006 Perşembe)

Vakıfların yurtdışı faaliyetlerine sınır
Meclis Adalet Komisyonu’nda görüşmeleri devam eden Vakıflar Yasa Tasarısı’nda vakıfların yurtdışı faaliyetlerine sınırlama getirildi. AK Partili Bekir Bozdağ’ın verdiği önerge doğrultusunda vakıfların yurtdışı faaliyetleri, vakıf senedinde yer alması suretiyle yapabilmeleri hükme bağlandı. Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, bu kanun tasarısının hazırlıklarına AB’nin isteği üzerine değil, 2003’de yapılan bir sempozyum sonrasında başladıklarını söyledi. Komisyonun dünkü oturumunda söz alan CHP’li Oran Eraslan, ‘Bu tasarıda mal edinmede sınır yok. Sınır koyulmadığı için kimin ne yapacağı belli değil.Yaptıklarınız öyle bir hal aldı ki beni şoven durumuna düşünüyorsunuz. Ben sosyal demokrat bir insanım. Sınırlama olmadan eski yeni ayrımı yapmadan vakıflara mal edinme hükmü getiriyorsunuz. Bu tehlikeli bir madde Türkiye’nin başına iş getireceksiniz’ dedi. Eraslan, ileride bir sorun yaratmaması için 25. maddesinin tasarıdan çıkarılmasını önerdi. Tartışmaların ardından, yapılan oylamada vakıfların yurtdışındaki faaliyetlerini vakıf senedinde yer alması kaydıyla yapabilecekleri hükmü kabl edildi.
28.09.2006

Kefir ve rakı reklamlarına durdurma
Reklam Kurulu, kefir içeceğinin “ilaç gibi tanıtıldığı” gerekçesi ile Eker ve Altınkılıç firmalarının internet sitelerinde yer alan reklamlarını durdurdu.
Efe, Çilingir ve Mercan markalı rakıların etiketleri de mevzuata aykırı bulundu ve reklamları durduruldu.
Sanayi ve Ticaret Bakanlığının internet sitesindeki duyuruya göre, Kurul 12 Eylülde yaptığı toplantıda, Eker ve Altınkılıç firmalarının internet sitelerinde yayımlanan kefir ile ilgili reklamlar da değerlendirildi. Reklamlarda, kefir isimli ürünün kullanımı ile çeşitli sağlık sorunlarının giderilebileceği imajının oluşturulduğu, gıda maddesi olan bu ürünün ilaç gibi tanıtıldığı belirlendi.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü doğrultusunda, söz konusu reklamın 5179 Sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkındaki Kanun ile Türk Gıda Kodeksi-Gıda Maddelerinin Genel Etiketleme ve Beslenme Yönünden Etiketleme Kuralları Tebliği hükümlerini ihlal ettiğini belirten Kurul, inceleme konusu reklamlara durdurma kararı verdi.
RAKI REKLAMLARI DA DURDURULDU
Elda İçecek ve Enerji Hizmetleri San. ve Tic. A.Ş. tarafından üretilen ”Efe”ve “Çilingir” marka rakılar ile Tariş Tat Alkollü İçkiler San. ve Tic. A.Ş. tarafından üretilen “Mercan” marka rakıya ilişkin ürün etiketlerinde yer alan ibarelerin de Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun “Reklam ve Tanıtım” başlıklı bölümüne, Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Yönetmelikin “Reklam Yayınlama İlkeleri” başlıklı bölümüne ve Türk Gıda Kodeksi Gıda Maddelerinin Genel Etiketleme ve Beslenme Yönünden Etiketleme Kuralları Tebliğine uygun olmadığı belirlendi. Bu nedenle söz konusu ürünlerin reklamı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığından alınan görüş doğrultusunda durduruldu.
GIDA MADDESİ
Kurul, internet sitelerinde yaptıkları reklamlarda veya broşürlerinde yer alan ifadelerde, “bazı bitkisel ürünlerin kullanımı ile çeşitli sağlık sorunlarının giderilebileceği imajının oluşturulduğu, gıda maddesi olan bu ürünlerin ilaç gibi tanıtıldığı” gerekçesi ile Dermanoğlu Şifalı Bitkiler Merkezi, Veysi Topuz Gıda Maddeleri İth. İhr. San. ve Ticaret, Doğa Bitki Ürünleri Gıda Tic. Ltd. Şirketi, Naturel Diyet Ürünleri Gıda Mad. Paz. Tur. İth. İhr. San. Tic. Ltd. Şirketinin reklamlarını da durdurdu. Naturel Diyet Ürünleri firmasına ayrıca 54.9 bin YTL idari para cezası verildi.
KOZMETİK ÜRÜN REKLAMLARINA CEZA
Kurul, Eylül ayı toplantısında ayrıca, birçok kozmetik ürünün reklamına da tüketiciyi yanıltan ifadeler nedeniyle para cezası verdi.
L'oreal Türkiye Kozmetik San. ve Tic. A.Ş.'ye “Vichy Dercos Aminexil SPA 94? isimli saç dökülmesini önlemeye yönelik ürün, “L'oreal Revitalift” isimli cilt gerdirme ürünü, “Lancome” isimli bakım ürünündeki tüketiciyi yanıltan ifadeler nedeniyle reklamları durdurma ve 50 bin 12'şer YTL idari para cezası verildi. Ancak, firmanın daha önce başka bir ürünün reklamı nedeniyle ceza almış olması nedeniyle bu cezalar iki katı olarak uygulanacak. Firma, 3 ürünün reklamı nedeniyle toplam 300 bin 72 YTL ceza ödeyecek.
Reklam Kurulu, Colgate Palmolive Temizlik Ürünleri San. ve Tic. A.Ş.'ye de ”Colgate Total 12” ve “Colgate Total 12 Beyazlatıcı Jel” reklamlarında yer alan ibareler ile kozmetik sınıfına giren söz konusu ürünlerin bazı diş ve diş eti hastalıklarını tedavi edebileceği imajının verilmeye çalışıldığı” gerekçesi ile yine reklamları durdurma ve 50 bin 24'er YTL idari para cezası verdi.
Kurul ayrıca, reklamlarında tüketiciyi yanıltıcı ifadeleri nedeniyle Dermaclinic Güzellik Merkezine 5 bin 22 YTL para ve reklamı durdurma cezası verirken, Başkent Kozmetik Epilasyon Özel Sağlık Hiz. Ltd. Şti ile Beşiktaş Ota Lazer Epilasyon ve Estetik Hiz. Tic. Ltd. Şti.'nin tanıtımlarına ilişkin internet sitesi reklamlarını da mevzuata aykırı hükümler içermesi nedeniyle durdurdu.
TV KANALI
DTV Haber ve Görsel Yayıncılık A.Ş.'ye ait Kanal D logosuyla yayın yapan televizyon kanalına da 2005'de yayımlanan “Sabah Sabah Seda Sayan” isimli programda çok sayıda ürünün ve firmanın örtülü reklamı yapıldığı gerekçesi ile 50 bin YTL idari para cezası ve reklamı durdurma cezası verildi. Ancak kanalın daha önce de aynı yönde ceza almış olması nedeniyle, para cezası 100 bin 24 YTL olarak uygulanacak.
BANKA REKLAMINA CEZA
Garanti Bankasının geçen yıl Ramazan ayında yayımlanan “Ramazan Market Kampanyası” reklamları da Ticari Reklam ve İlanlara İlişkin İlkeler ve Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelik'e aykırı bulundu. Bankaya, reklamı durdurma ve 50 bin 12 YTL idari para cezası verildi.
DİĞERLERİ
Kurul, Adıyaman ve Balıkesir'de faaliyet gösteren 2 otele de belgelendirildiklerinden daha fazla yıldızlı olarak reklam yaptıkları gerekçesi ile idari para cezası verdi. Özel Eğitim Kanununa aykırı hükümler nedeniyle Ankara'daki 2 dershanenin reklamı, Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik'e aykırı ifadelere yer verdiği için de değişik illerde faaliyet gösteren 6 sağlık kuruluşunun reklamları durduruldu.
AA

Meslek bilgisi sınavla ölçülecek sertifikalar AB’de geçerli olacak
Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye’nin kanayan yarası olan mesleki eğitimde önemli yeniliklere gidiyor.
Meclis’te kabul edilen Mesleki Yeterlilikler Kurumu Kanunu ile Türkiye’de artık yaşam boyu eğitim çerçevesinde meslekler öğrenilebilecek. Milli Eğitim Bakanlığı’nın herhangi bir mesleki eğitim kurumundan mezun olan bir öğrenci, Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun yetki vereceği kuruluşların uygulamalı ve yazılı sınavlarını geçerse Avrupa çapında geçerli mesleki yeterlilik belgesine ulaşacak. İskoçya’nın dünyaya örnek olan mesleki eğitim sistemi model alınarak çıkarılan Mesleki Yeterlilikler Kurumu Kanunu, Türkiye’ye Avrupa Komisyonu’ndan yaklaşık 30 milyon Euro’luk hibe kredi de sağlayacak.
Avrupa Birliği’nin 51 milyon Euro’luk hibesiyle 4 yıldır uygulanan Mesleki Eğitimi Geliştirme Projesi (MEGEP) kapsamında mesleki yeterlilikler, İskoçya’daki mesleki eğitim modeli baz alınarak Türkiye’ye göre yeniden düzenlendi. İdari ve mali olarak özerk, yöneticilerinin çoğunluğu da iş piyasasından oluşan bir kurum (Mesleki Yeterlilikler Kurumu) kuruldu. Bu kurumla ilk defa iş dünyası çalıştırmak istediği ve ihtiyacı olan elemanın niteliklerini (yeterliliklerini) kendisi belirleyecek, mesleki yeterlilik sınavı yaptırarak da bu niteliklere sahip kişilere belge verecek.
İlköğretim, lise veya yükseköğrenim diploması olup bir meslek sahibi olduğunu düşünenler, gerekli nitelikleri taşıyıp taşımadıklarının tespiti için yazılı ve uygulamalı sınavlara alınacak. Yani artık meslek lisesi diploması işe girmek için yeterli olmayabilecek. Sınavlarda başarılı olanlara, başarı derecelerine göre sertifika verilecek. Halen ustalık ve kalfalık belgeli olarak çalışanların ise kanunun çıkmasından sonra 3 yıl içinde müracaatları halinde belgeleri sertifikaya çevrilecek. Sınavlara usta-çırak ilişkisi ile kendi başına bir meslek öğrenenler de yaşı ilerlemesine rağmen hayat boyu öğrenme sistemiyle yeni bir meslek edinenler de girebilecek.
Bu sertifikalar başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada geçerli olacak. Halen Avrupa ülkelerinde çalışmak isteyen bir meslek sahibi (inşaat işçisi, berber, metal işçisi gibi) belge sorunu yaşarken, yeni uygulamayla bir inşaat işçisi sertifikası alan kişi Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde çalışabilecek.
Öte yandan 21 Eylül 2006’da Meclis’te kabul edilen ve Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulan Mesleki Yeterlilikler Kurumu Kanunu, Türkiye’ye 30 milyon Euro’luk hibe kredi getirecek. Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Eğitim Bölümü Yöneticisi Prof. Dr. Mustafa Balcı, komisyonun krediler için kanunun çıkmasını beklediğini bildirdi. Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Salih Çelik ise, Mesleki Yeterlilik Kurumu, akreditasyon hakkını sektör örgütlerine tanıyacağını bildirdi.

Korgeneral, `sivil`de yargılanmak istedi
TÜRKER KARAPINAR Ankara
Şemdinli`de Umut Kitabevi`nin bombalanması olayını örnek göstererek, görevli olduğu dönemde hakim ve memurları hizaya getirmek için bomba attırdığını açıklayan emekli Korgeneral Altay Tokat, ilk duruşmaya katılmadı. `Askeri konularla beyanda bulunmak` suçundan yargılanan Tokat, pazartesi günü aldığı 15 günlük yatak istirahatini gerekçe gösterdi.
Tokat, 1995 - 1998 arasında, Güneydoğu Anadolu Bölgesi`nde görev yaparken bölgeye görevli gelen bazı hakim ve savcıların terörü ciddiye almadıklarını gördüğünü, bu nedenle hizaya gelmeleri için bir - iki bomba attırdığını söylemişti. Genelkurmay Askeri Mahkemesi`nde görülen davanın dünkü ilk duruşmasına, Tokat`ın avukatı Cavit Çalış geldi. Çalış, 5 Ekim`de yürürlüğe girecek Askeri Yargılama Usulü Kanunu`nda yapılan değişiklikle, savaş hali hariç sivillerin askeri mahkemede yargılanamayacaklarını anımsattı. Çalış, duruşmanın 5 Ekim`den sonraki bir güne ertelenmesini ve bu duruşmada görevsizlik kararı verilmesini istedi. Duruşma 30 Ekim`e ertelendi.

Siyasetçi ve köşe yazarlarının mal beyanı şeffaf olacak
Hükümet, 1 Ekim'de başlayacak yeni yasama döneminde, Türkiye gündemini değiştirecek yasal düzenlemeleri hayata geçirmeye hazırlanıyor.
Bu çerçevede ilk olarak siyasiler, gazeteciler ve kamu görevlilerinin de aralarında bulunduğu kamuoyu önündeki isimlerin mal varlıkları ile seçim harcamaları şeffaf hale getirilecek. Ekim ayı içerisinde çıkarılması planlanan düzenleme ile 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu, TBMM Üyeliği ile Bağdaşmayan İşler ile Seçim ve Siyasi Partiler kanunlarında değişiklikler yapılıyor. Hükümetin tasarısında mal bildirimiyle ilgili getirilen en önemli yenilik 'açıklık' esası olarak özetleniyor. Daha önce gizlilik prensibi gereği açıklanmayan mal varlıkları yeni yasa gereği özel kanunlardaki hükümler saklı kalmak kaydı ile şeffaf olacak. İlgili madde, "Mal bildiriminde açıklık esastır." şeklinde değiştirildi. Mal bildiriminde bulunması zorunlu kişiler listesi de genişletildi.
Siyasi parti genel başkanları ile birlikte parti genel merkez yönetim ve denetim kurulu üyeleri, mahkemelerde görev yapan bilirkişiler, kamu kurum niteliğindeki meslek kuruluşlarının başkanları, yönetim, denetim kurulu üyeleri, federasyon ve konfederasyonlar dahil sendikaların ve sendika şubelerinin başkanları ile yönetim ve denetim kurulu üyeleri de kapsama dahil edildi. Mal bildiriminde bir yenilik de medyaya ilişkin olacak. Gazete sahipleri, müdürleri, başyazarları, köşe yazarları ile birlikte bundan böyle TV, radyo, internet portalı kitle iletişim araçlarının patronları ile programcı ve sorumluları da mal bildiriminde bulunacak.
Geçtiğimiz yıl “liderlerin mal varlığı” polemiği ile başlayan tartışmada ilk somut adım atılıyor. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı ve AK Parti Grup Başkan Vekili Sadullah Ergin’in üzerinde çalıştığı mal bildirimi, siyasi etik ve siyasetin finansmanıyla ilgili taslak üzerindeki son rötuşlar yapılıyor. Bakan Çiçek, dün bu amaçla Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’la bir araya geldi. Çiçek, taslağa son şeklini verdikten sonra haftaya Bakanlar Kurulu’nun imzasına sunacak. Siyaset ile ticaret ilişkisini baştan aşağı düzenleyecek köklü değişiklikler şöyle: Siyaseti Etik Komisyon denetleyecek: Meclis’te ilk kez Etik Komisyonu kurulacak. Komisyon, milletvekili ile bakanların bütün faaliyetlerini mercek altına alacak. Siyasilerin etik ilkelere uyup uymadığını denetleyecek olan Komisyon’un ağır yaptırımları da bulunuyor. Komisyon, milletvekili ve bakanlardan istediği her türlü bilgi ve belgeyi alabilecek. Milletvekilliği ve bakanlık ile bağdaşmayan işlerle uğraşanların üyeliği sona erdirilebilecek.
Milletvekilleri borcunu da, alacağını da bildirecek: Milletvekilleri ve bakanlar, maaş geliri, üretimden kaynaklanan gelir, kira geliri, hisse senedi, tahvil, döviz, yatırım fonu da dahil olmak üzere tüm taşınır taşınmaz malları ile alacaklarını, bunun kaynaklarını, borçlarını, sebeplerini, yaptığı işin nitelik, kapsam, süresini ve ilişkide olduğu kuruluşun ticari kimlik ve unvanını bir ay içerisinde TBMM Başkanlığı’na yazılı olarak beyan edecek.
Vekil ve bakanlara ihale yasağı: Milletvekili ve bakanların yapamayacağı işler listesi genişletiliyor. Getirilen yasak listesinden bazıları şöyle: Kanun kapsamında olanlar kamuyla hiçbir ihale veya taahhüt ilişkisine giremeyecek, özelleştirme kapsamında yapılan hiçbir işleme taraf olamayacak. Devletten özel teşvik, sübvansiyon veya maddi destek alan firma, işletme ve şirketlerin yönetimi ve denetiminde bulunamayacaklar. Kamu kesimiyle hiçbir ihale veya taahhüt ilişkisine giremeyecek. Milletvekili ile bakanlara gelecek bütün hediye ve hibeler denetim altına alınıyor. Bunlar Etik Komisyonu’nun izni olmadan dağıtılmayacak.
Seçim hesabı şartı: Genel ve yerel seçimlere katılacak siyasi parti, milletvekili ve belediye başkan adaylarının harcamalarına sıkı denetim uygulanacak. Harcamaların şeffaf olabilmesi için “Seçim Hesabı” adı altında banka hesabı açılacak. Bu hesapta bağış, yardım gibi her türlü gelir ve giderler görüşülebilecek.
Seçmen başına harcama limiti 500 YKr: Seçimlerde yapılacak harcama miktarına da sınır geliyor. Adaylar istediği gibi para harcayıp promosyon dağıtamayacak. Milletvekilleri, yerel yönetim adayları seçmen başına en fazla 500 YKr harcayabilecek. Bu miktarı aşan vekil ve belediye başkan adayı seçimleri kazansa bile göreve başlayamayacak, Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı ile seçimler yenilenebilecek.
Menfaat karşılığı transferde vekillik düşecek: Çok sık rastlanan parti değiştirmeleri engellemek için yasa tasarısında ayrı bir hüküm düzenleniyor. Bir milletvekilinin menfaat karşılığı parti değiştirdiği belirlenirse, o kişi menfaat tutarı kadar haksız mal edinmiş kabul edilecek. Milletvekilliği TBMM’de oylanarak düşürülebilecek.
Mal varlığı tartışması, siyasetin değişmeyen gündemi
Mal varlığı tartışması bugüne kadar siyasetin gündeminden hiç eksik olmadı. En son şubat ayında iktidar ile anamuhalefet partisi arasında sert polemiklere konu olmuştu. Tartışmalar sürerken ilk olarak CHP lideri Deniz Baykal, sahip olduğu malların listesini açıkladı. Baykal, 2’si ortak 4 daire, 40 dönüm arazi, iki kooperatif hissesi, 125 bin YTL ve 26 bin Euro nakit para beyanında bulundu. Ardından Başbakan Erdoğan, bildirimini yaptı. Başbakanlık Basın Merkezi’nin internet sitesinde yer alan beyana göre; 7 Şubat itibarıyla Erdoğan’ın sahip olduğu mal varlığı şöyle: Arnavutköy-Bolluca köyünde 376 metrekare arsa, Güneysu-Dumankaya köyünde 2 bin metrekare arsa, banka hesaplarında 1 milyon 361 bin 290 YTL ve 120 bin ABD Doları. Eşine ait 2006 model Volkswagen Passat araba ve 35 bin 640 YTL değerinde muhtelif takı. Haziran ayında ise Hürriyet gazetesi yazarlarından Emin Çölaşan’ın mal varlığıyla ilgili iddialar konuşuldu. Basına sızdırılan banka hesaplarında Çölaşan’ın 9 milyon doları bulunduğu ileri sürülüyordu. İddiayı yalanlayan Çölaşan, “9 milyon dolarım olduğunu ispat etsinler, bu parayı bağışlayacağım.” dedi.

Kızıltepe davasında avukat gözaltına alındı
Mardin'in Kızıltepe ilçesinde Ahmet Kaymaz ile oğlu Uğur Kaymaz'ın öldürülmesinden sorumlu oldukları iddia edilen 4 polisin yargılandığı Eskişehir'de, duruşmaya girme meselesi yüzünden polisle tartışan 1'i avukat 6 kişi gözaltına alındı. Bursa Barosu İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olan Avukat Ayşe Batumlu kısa süre sonra serbest bırakıldı. Sanık polislerin duruşmaya katılmamaları yönündeki talepleri ise reddedildi. Eskişehir Adliyesi ve çevresinde alınan geniş güvenlik önlemleri altında yapılan duruşmayı izlemek için adliye önüne gelen Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkan Yardımcısı Ayla Yıldırım, SDP Eskişehir İl Başkanı Serkan Tohumcu, Avukat Ayşe Batumlu ve3 partili ile kontrol noktasında görevli polisler arasında duruşmaya alınmama meselesi yüzünden tartışma çıktı. Tartışmaya müdahale eden Emniyet Müdür Yardımcısı Harun İpek, Avukat Ayşe Batumlu'nun duruşmayı izleyebileceğini söyledi. Ancak Batumlu'nun duruşmanın "aleni" olduğunu hatırlatarak arkadaşlarıyla birlikte içeri girmek istemesi üzerine arbede çıktı. Emniyet Müdür Yardımcısı Harun İpek'in talimatıyla Ayla Yıldırım, Serkan Tohumcu, Batumlu ve 3 partili, "polise mukavemette bulundukları ve polisin görevini engelledikleri" gerekçesiyle gözaltına alındı. Kısa süre sonra serbest bırakılan Avukat Batumlu, savcılığa suç duyurusunda bulunup sağlık raporu alacağını söyledi.
Rıdvan UYSAL / MERKEZ

Polislerin yargılandığı davada kuş uçurtulmadı
Mardin'in Kızıltepe İlçesi'nde Ahmet Kaymaz ile oğlu Uğur Kaymaz'ın öldürülmesinden sorumlu oldukları iddia edilen 4 polisin yargılandığı Eskişehir'de, duruşma öncesi adliye çevresinde geniş güvenlik önlemi alındı. Polis panzerlerinin konuşlandırıldığı adliye çevresi ile kent genelinde yaklaşık bin polis görev aldı. Adliye yakınlarındaki yüksek binalarda da uzun namlulu silah taşıyan özel harekat mensupları görev aldı.
MAHKEME ÖNÜNDE ARBEDE
Duruşmayı izlemek için adliye önüne gelen Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkan Yardımcısı Ayla Yıldırım, SDP Eskişehir İl Başkanı Serkan Tohumcu, Bursa Barosu İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Avukat Ayşe Batumlu ve 3 partili ile kontrol noktasında görevli polisler arasında duruşmaya alınmama meselesi yüzünden tartışma çıktı. Yaşanan arbede sonucu, Emniyet Müdür Yardımcısı Harun İpek'in talimatıyla Ayla Yıldırım, Serkan Tohumcu, Ayşe Batumlu ve 3 partili, polise mukavemette bulundukları ve polisin görevini engelledikleri iddiasıyla gözaltına alındı. Kısa süre sonra serbest bırakılan Avukat Ayşe Batumlu, savcılığa suç duyurusunda bulunup sağlık raporu alacağını söyledi.
Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada, tutuksuz yargılanan sanık polis memurları Mehmet Karaca, Salih Ayaz ile ölen Ahmet Kaymaz'ın kardeşi Reşat Kaymaz hazır bulundu. Sanık polis memurları Yaşafettin Açıkgöz ve Seydi Ahmet Döngel duruşmaya katılmadı.
Hakim Osman Açar'ın başkanlık yaptığı duruşmaya 4 müdahil, 6 sanık avukatı katıldı. Müdahil avukatlar adına söz alan Erdal Kuzu, ölen Ahmet ve Uğur Kaymaz'ın elinde bulunan atış artıklarının (barut izi) Adli Tıp Kurumu tarafından ayrıntılı bir şekilde incelenmesini istediklerini belirterek incelemede, atış artığının kişi sağken, yaralıyken ve öldükten sonra ele bulaşma ihtimalinin belirlenmesini talep etti. Sanık avukatlarından Veysel Güler ise Ahmet Kaymaz'ın terör örgütü PKK'ya yardım ve yataklıktan hüküm giydiğini bildirdi. Sanıkların tutuklu yargılanma ve duruşmalara katılmama taleplerini reddeden mahkeme heyeti, eksik evrakın tamamlanması için duruşmayı 29 Kasım'a erteledi.

Rektör hakkında suç duyurusunda bulundu
İzmir Barosu avukatlarından Mustafa Kılıç, DEÜ Rektörü Prof. Dr. Emin Alıcı hakkında suç duyurusunda bulundu.
Kılıç, cumhuriyet başsavcılığına verdiği dilekçede, özellikle Müslümanlarca kutsal olan Ramazan ayında DEÜ gibi bir öğretim kurumunun başında bulunan Alıcı'nın gazetede yer alan sözlerinin, halkın kutsal duygularını ve 301. maddeyi ihlal ettiğini savundu. Kılıç, dilekçesinde şu görüşlere yer verdi: “Alıcı'nın gayrimüslim azınlık konumunda olduğuna dair özellikle bazı gazete haberleri de göz önüne alındığında, halkı kin ve düşmanlığa tahrik edecek boyutta sözler sarf edilmesi, çıkabilecek birtakım olayları da şimdiden göze aldığından bahsetmek hayalcilik olmayacaktır.
Çağlar Avcı, İzmir

Hakkari Belediyesi'nden Tugay için suç duyurusu
HAKKARİ Belediye Başkan Vekili Dağ ve Komando Tugayı'nın düzenlediği çöp toplama kampanyasına ilişkin suç duyurusunda bulundu. DTP'li Belediye Başkan Vekili İsmail Akboğa Cumhuriyet Savcılığı'na yaptığı suç duyurusunda Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Azmi Cinek ve pankart taşıyan askerlerin belediyeyi töhmet altında bıraktıkları iddiasıyla haklarında kamu davası açılmasını talep etti. Akboğa dilekçesinde şöyle dedi: Pazar günü sivil tugay askerleri tarafından şehir merkezinde belediye aleyhine pankartlar açıldı. Pankartlarda, 'Belediye bölücülük yapma işini yap' yazılı pankartta vardı. Bu nedenle Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanından şikayetçiyim.' Olay günü ben belediye başkanı şehri dışında olduğu için başkan vekili olarak görevde bulunuyordum.'
Senar YILDIZ / HAKKARİ

Adalet Divanı'ndan terör örgütü PKK'ya yeşil ışık
Avrupa Adalet Divanı (CJE) Savcısı Juliane Kokott, terör örgütü PKK’nın AB terör örgütleri listesinde yer almasına karşı itiraz başvurusunun CJE tarafından dikkate alınarak hukuki açıdan değerlendirilebileceğini açıkladı.
AB hukukunda karşılaşılan yorum sorunlarını gidermekle yükümlü olan CJE’nin Asliye Hukuk Mahkemesi (TPI), geçen yıl, terör örgütü yandaşlarının bu konudaki başvurusunu geri çevirmişti. CJE hakimleri, dosyayı ele alarak terör örgütünün başvurusunun kabul edilebilirliğini tekrar değerlendirecek ve karara bağlayacak. CJE hakimlerinin başvuruyu kabul edilebilir bulması halinde dosya, tekrar görüşülmek üzere TPI’ye aktarılacak. Terör örgütü PKK, 2002 yılında AB terör örgütleri listesine dahil edilmişti. Örgüt yandaşları bu karara itiraz için Adalet Divanı’na başvurmuş, başvuru reddedilmişti.
Brüksel, aa

Soykırım iddiası AB önşartı değil
Hollandalı Hıristiyan Demokrat üye Camiel Eurlings tarafından kaleme alınan Türkiye raporu Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edildi.
Oylamada 429 lehte ve 71 aleyhte oy kullanıldı, 125 parlamenter çekimser kaldı. Bağlayıcı özelliği olmayan tavsiye niteliğindeki raporda, Türkiye'ye AB üyeliği yolunda yapılan 'reformların hızlandırılması' çağrısında bulunuldu. Raporun oylaması sırasında, Yunan parlamenterlerin sözde Ermeni soykırımının yanı sıra 'Pontuslu Rumlara yapılan soykırım da tanınsın' şeklindeki önergesi reddedildi. Kabul edilen metinde, Pontuslu Rumlar ve Süryanilerle ilgili bölüm Ermenilerle ilgili bölümün içine dahil edildi ve 'Türkiye Pontuslu Rumlar ve Süryaniler gibi diğer azınlıklara da aynı tutumu benimsesin' ifadesi kullanıldı. Raporda ayrıca Ermenistan ile diplomatik ve iyi komşuluk ilişkilerinin başlatılmasında Türkiye'nin ön koşulsuz olarak gerekli adımları atması ve bu ülkeyle sınır kapısını bir an önce açması istendi.
SEÇİM BARAJI İNMELİ
Raporda yüzde 10 olan seçim barajının indirilmesi gerektiği belirtilerek bu sayede 'Kürt partileri de dahil olmak üzere TBMM'de daha geniş temsil sağlanacağı' görüşü savunuldu. Raporda, Aleviliğin tanınması, cemevlerinin de dini merkezler olarak tescil edilmesi, dini eğitimin gönüllülük esasına göre düzenlenmesi gibi taleplere de yer verildi.
SAVCI SARIKAYA DA VAR
Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın görevden alınmasının 'derin endişe kaynağı' olduğu belirtilen raporda, 'Şemdinli olaylarından sonraki gelişmelerin, Türk toplumunda ordunun rolünün yeniden canlandığını değil, devam ettiğini gösterdiği' ileri sürüldü.
BU MADDELER DEĞİŞMELİ
'Hükümet yetkilileriyle askeri personel ve güvenlik personeline ayrıcalık olmadan yargı önünde herkese eşit muamele yapılması' istenen raporda, Türk Ceza Kanunu'nda 'keyfi yorumlamaya uygun olduğu' savunulan 216, 277, 288, 301, 305 ve 318. maddelerin değiştirilmesi çağrısında bulunuldu.
PKK'YA KINAMA
PKK'nın sert bir dille kınandığı raporda, 'Türk hükümetinin Kürt sorununa demokratik çözüm araması' çağrısına yer verildi. Türkiye'nin limanlarını Rum gemilerine açmasının da talep edildiği raporda, 'Kıbrıs (Rum kesimi) dahil, tüm AB üyelerinin tanınması, müzakere sürecinin zorunlu parçasıdır' denildi.
EURLINGS: RAPOR ADİL
Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Camiel Eurlings, bugün genel kurulda oylanan raporun, kabul edilen değişiklik önergeleriyle 'büyük ölçüde ilk haline geri döndüğünü' söyledi. Eurlings, raporun 'adil' olduğunu savundu. Sözde Ermeni soykırımının tam üyelik öncesi tanınması' nın metinden çıkmasından memnunluk duyduğunu kaydeden Eurlings, Türkiye'ye yeni ön koşullar getirmenin doğru olmadığını ifade etti

Suçlanana değil müfettişe soruşturma
Bakan Tüzmen, atadığı Gümrük Müsteşar Vekili Şahin hakkındaki raporu işleme koyacağına, Şahin raporunu hazırlayan Başmüfettiş Eryılmaz hakkında soruşturma açılmasına izin verdi
Nedim Şener
Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Gümrük Müsteşar Vekili Mehmet Şahin hakkındaki raporu, Başbakanlık Teftiş Kurulu (BTK) yerine Şahin`in kendisine gönderdi. Yasa uyarınca; Tüzmen`in raporu `mevzuata aykırı` bulması halinde Gümrük Teftiş Kurulu`na iade etmesi, aksi halde dava açılması için Başbakanlık Teftiş Kurulu`na (BTK) göndermesi gerektiği belirtildi.
Bursa Gümrük Başmüdürlüğü`ne atanma kararnamesi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmesine rağmen Tüzmen tarafından vekaleten Gümrük Müsteşarlığı`na getirilen Mehmet Şahin`in adı, `Sahra Kimya` adlı şirket hakkındaki 3 milyon dolarlık akaryakıt kaçakçılığı iddiasını araştıran Teftiş Kurulu`nun raporunda yer almıştı. 17 Ağustos 2006 tarihli raporda, Şahin`in, yüzde 300 vergiye tabi olan motorinin `sanayide kullanılan katkı maddesi` diye sıfır gümrükle yurda sokulması konusunda, emrindeki bürokratlara talimat verdiği belirtiliyordu.
Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanı Tüzmen`in 23 Ağustos`ta `gereğinin yapılması` için kendisine gönderilen bu raporu, hazırlayan kurul veya BTK`ya göndermesi gerekirken, Müsteşar Vekili Şahin`e gönderdiği öğrenildi.
Kurul vermedi
Tüzmen`in, hakkındaki raporu Şahin`e teslim ettiği, yine Şahin`in resmi bir yazısından anlaşıldı. Teftiş Kurulu, hakkındaki raporu isteyen Şahin`e olumsuz yanıt verdi. Kurul ayrıca, soruşturmayı yürüten Gebze Cumhuriyet Savcılığı`na da yazı yazarak, CMUK`un 157`inci maddesinde düzenlenen `soruşturmanın gizliliği` ilkesi uyarınca hakkında suç raporu yazılmış bir kişiye rapor verilemeyeceğini bildirdi.
Ancak Müsteşar Vekili Şahin`in, Tetfiş Kurulu`na aynı konuyla ilgili 15 Eylül 2005 tarihinde yazdığı yazıda, raporu bakanlıktan aldığına ilişkin ifadeler yer aldı. Şahin`in yazısındaki ilgili bölüm aynen şöyle:
`Bakanlık Makamı`ndan Evrak Akışı Talimat Formu ekinde alınan, başkanlığınızca paraflı yazı ve ekli raporların tetkikinde, Müsteşarlık Makamı olarak tarafımın `görevim sırasında ve görevimden dolayı kaçakçılık ve kaçakçılığa yardım` gibi asla kabul edilmez iddia ve ithamlarla suçlandığım anlaşılmaktadır...`
Bir rapor hazırladı...
Gümrük Teftiş Kurulu Başkanı Erdener Demirağ ise, 21 Eylül 2006`da Gebze Savcılığı`na gönderdiği yazıda raporun Şahin`e verilmemesini `kaçakçılığın boyutunun 10 milyon doları bulması ve incelemenin devam etmesi`ne dayandırdı. Gümrük Müsteşar Vekili Mehmet Şahin, kendisi hakkında kaçakçılığa yardım ettiği iddiasıyla rapor hazırlayan Gümrük Başmüfettişi Mehmet Eryılmaz hakkında, raporunu konu alan gazete haberleri üzerine Devlet Bakanı Tüzmen`den soruşturma izni istedi. Tüzmen, 6 Eylül 2006 tarihinde soruşturma açılması için onay verdi. Eryılmaz hakkında soruşturma açılmasına neden olan 7 haberden üçü Milliyet`te yayımlandı. Bu gelişmeyle birlikte, hakkında rapor yazılan Mehmet Şahin yerine raporu yazan müfettişe soruşturma açılmış oldu.

Özallar, anlaşıp boşandı...

SABAH-Turgut Özal`ın oğlu Efe Özal ile eşi Zeynep, anlaşarak boşandı. Çiftin Rumelihisarı`ndaki lüks villası ve çocuklarının velayeti, anneye verildi. Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal`ın oğlu Efe Özal ile eşi Zeynep Özal, anlaşarak boşandı. Karşılıklı suçlamalarla iki yılda skandala dönüşen duruşmalara sahne olan dava iki tarafın avukatlarının girişimleri sonucunda hazırlanan protokolle önceki gün sona erdi. Son duruşmaya avukatlarıyla birlikte Zeynep ve Efe Özal da katıldı. Protokolü kabul ettiklerini belirten Özal çifti boşanmak istediklerini açıkladı. İstanbul 1. Aile Mahkemesi, sunulan protokol ve Özal çiftinin beyanları doğrultusunda, çiftin boşanmasına karar verdi. Hazırlanan protokole göre çiftin çocukları Turgut ve Semra Naz`ın velayeti anneye verildi. Halen burslu olarak Enka Koleji`nde okuyan çocukların tüm masraflarının ise baba Efe Özal tarafından karşılanmasına karar verildi. Semra Özal`ın açtığı alacak davasından vazgeçeceği bildirildi. Semra Özal, Efe Özal`ın aile konutu olarak tescil ettirdiği evin tescil işleminin hukuka aykırı olduğunu öne sürerek oğlu ile gelinine bir milyon 865 bin dolar alacak davası açmıştı. Davaya konu olan İstanbul Rumelihisarı`ndaki Alsit Villaları`ndaki ev, Zeynep Özal`ın olacak. DAVADAN VAZGEÇECEK Protokole göre Zeynep Özal ise, eşinin avukatı Çetin Yıldırımakın aleyhine `iftira` iddiasıyla açtığı davadan vazgeçecek. Söz konusu dava dosyası halen Yargıtay`da bulunuyor. Protokol, Zeynep Özal`ın, avukat Çetin Yıldırımakın hakkında İstanbul Barosu`na yaptığı `disiplin cezası` verilmesi yolundaki şikayetinden de vazgeçmesini öngörüyor.

‘TİT üyesiyim’ dedi, sahtecilikten tutuklandı
“Yasadışı terör örgütü Türk intikam Tugayı (TİT) üyesiyim ve Osman Baydemir’e suikast planı yaptık.” diyerek teslim olan zanlının iddiaları mahkeme tarafından ciddi bulunmadı.
Mahkeme, zanlıyı üzerinde taşıdığı iki sahte kimlikten dolayı “resmi belgede sahtecilik” suçundan tutukladı. 31 yaşındaki Tarkan Coşkun isimli bir kişi, 23 Eylül 2006’da Pendik İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gelerek teslim oldu. Coşkun, yasadışı terör örgütü TİT üyesi olduğunu, örgütte kendisiyle ilgilenin birkaç kişi bulunduğunu, belediye başkanı Osman Baydemir’e suikast planı için istihbarat toplamak amacıyla Diyarbakır’a gittiğini itiraf etti. Kendisinden sivil topluma karşı bombalı eylem yapılması istenince bunu kabul etmeyerek emniyete sığındığını anlattı. Coşkun ayrıca, Jandarma Komutanlığı’nda adına alınmış elektronik posta hesabı bulunduğunu ve Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan ile birlikte hareket ettiğini iddia etti. Coşkun, Pendik İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde bunları anlattıktan sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne gönderildi. 4 günlük gözaltı süresinden sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sevk edilen Coşkun ifadelerini değiştirdi. Coşkun; “İki çocuk sahibi olduğum eşimden ayrıldım. Onun dikkatini çekmek için kafamda bu şekilde bir senaryo hazırlayıp emniyete giderek kendimi ihbar ettim. Anlatılan olayların gerçekle hiçbir ilgisi yoktur.” dedi. Daha sonra mahkemeye çıkarılan zanlı üzerinde taşığıdı iki sahte kimlik sebebiyle “resmi belgede sahtecilik” suçundan tutuklandı.
Büşra Erdem, İstanbul

Öymen: `AB siz ne yapsanız fazlasını istiyor`
AA-Öymen, yaptığı açıklamada, Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komisyonundan geçen metin karar tasarısının, şimdiye kadar geçen metinlerin en kötüsü olduğunu savundu. `Ermeni soykırımı, soykırımın Türkiye`nin üyeliği için ön şart olması kabul edilemez` diyen Öymen, `Kıbrıs`la ilgili Magosa limanını AB ve BM`nin yönetimine verin deniliyor. Böyle bir şey olabilir mi? Raporda Danıştay saldırısını yazıyor ama sadece orada yeterli polis önlemi alınmadığı belirtiliyor. Bu saldırının laiklik düşmanlarının Danıştay`ın aldığı bir laiklik doğrultusunda karara tepkisinin sonucu olduğunu söylemiyor. Milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması da raporda yok. AB siz ne yapsanız fazlasını istiyor. Bunun sonu yok` diye konuştu. Öymen açıklamasında, Türkiye`nin bu konud açık bir tavır sergilemesi gerektiğini ifade ederek, `Avrupa`da fikir özgürlüğünün ölçüsü neyse bizde de o olmalı. Ama, Avrupa kendi güvenliğini sağlamak için hangi koruyucu önlemleri alıyorsa bizde aynı koruyucu önlemleri almak hakkına sahibiz` dedi.

Y A Z A R L A R

Ters mantıkla 301'i çözemeyiz
Hasan Celal Güzel
Buyurunuz ters mantığa: 'TCK'nın 301. maddesi Türklüğü aşağılamayı suç sayıyor. Demek ki 301. maddenin kaldırılmasını veya değiştirilmesini savunanlar Türklüğün aşağılanmasını isteyenlerdir.' Hemen ardından da şu söylenebilir: '301'e karşı olanlar Türk düşmanıdır' .
Bu gereksiz totolojik mantıkla ulaşılan sonuç, Türkiye'deki politikanın kolaycılığını, bayağılığını, tek kelimeyle sefaletini göstermiyor mu? Daha kaç zaman politikamızı saçma sapan demagojiler üzerinden yürütmeye devam edeceğiz?
***
Ben Türküm, Türklüğümle iftihar ederim. Yıllardır bu sütunlarda millî ve manevî değerleri, Türklüğü, milliyetçiliği, vatanı ve bayrağı savunuyorum. Türk Milleti'nin hakkı ve hukuku için çırpınıp duruyorum. Benim Türklüğe karşı olduğumu kim iddia edebilir?
Lâkin ben 301. maddenin kaldırılmasını veya en azından değiştirilmesini istiyorum.
AB'ye hoş görünmek ve taviz vermek için değil... Milletimin, insanımın haklarını ve hürriyetlerini savunduğum için.
AB umurumda bile değil... Türkiye'deki ciğersiz aydınların ve medyamızın aleyhte propagandasından etkilenip vaveylayı koparan AP ve AB sözcüleri, yeni TCK çıkarken neredeydiler?
***
Türkiye'de 301. maddeye göre (eski 159. madde), hakkında en çok dava açılan kişi sıfatıyla, damdan düşen biri olarak söyleyebilirim ki, bu madde 'soyut tehlike yaratan' bir suç oluşturmakta; bu da ceza hukukunun en başta gelen ilkesi olan 'suçun açıklığı/kesinliği ilkesi'ne ters düşmektedir. Bu çeşit maddeler, yoruma açık ve düşüncenin suç sayılmasına imkân veren maddelerdir.
Özal döneminde kaldırdığımız ünlü 141., 142. ve 163. maddeler bunun tipik örnekleriydi.
Kaldırılan TCK'nın 159. ve 312. maddeleri de böyleydi. Son değişiklikte değerli Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in bütün iyi niyetli gayretlerine ve zikredilen maddelerin somutlaştırılmak istenmesine rağmen, yeni 216. (eski 312) ve 301. (eski 159) maddelerdeki hükümler, hâlâ 'amaç ve saik'in cezalandırıldığı 'düşünce ve düşünceyi ifade' suçlarını(!) oluşturmaktadır.
TCK'nın 301. maddesinde, eski 159. madde hükümleri hafifleştirilmek istenirken, eski maddedeki 'tahkir ve tezyif' deyiminin yerine 'aşağılama' sözü konularak bilâkis düşünceyi ifade alanı daraltılmıştır.
***
Aslında, bu iki maddeyi (216 ve 301) tümüyle kaldırmak lâzımdır. 301. maddede sayılan değerleri kanunla, polisle, savcıyla, hâkimle korumanın mânâsı yoktur. Toplum bu dengeyi sosyal tepkileriyle oluşturur. Topluluk içinde Allah'a, peygambere, dine, bayrağa alenen hakaret edilemiyorsa, bunun sebebi hukuken suç sayılması değil, gösterilecek tepkiden çekinilmesidir.
Lâkin, ille de bu maddeler muhafaza edilmek isteniyorsa, düşünce özgürlüğünü kısıtlamalarını engellemek için şu değişikliklerin yapılması gerekir:
- 301. maddedeki 'aşağılama' sözü yerine 'alenen sövme' ifadesine yer verilmelidir.
- 216. maddede ise tahrik sonucunda ortaya çıkmış somut bir güvenlik ihlâlini şart koşan bir hüküm yer almalıdır.
Değerli düşünür ve hukukçu Sami Selçuk'un teklifinde yer alan ve maddeye açıklık/kesinlik kazandıran değişikliklerle, madde kapsamındaki suçlar hakkında kovuşturma yapılmasını Cumhurbaşkanı'nın iznine bağlayan teklifini aynen benimsiyoruz. Esasen eski TCK'da, 159. maddeye göre kovuşturma da Adalet Bakanlığı'nın iznine bağlıydı. Bu teklife göre günlük siyasetin dışında bulunan (bulunması gereken) Cumhurbaşkanı'nın iznine tâbi olması, lüzumsuz kovuşturmaları da önleyebilecektir.
***
Elif Şafak ve onun gibilerin iftiraları ve tecavüzleri karşısında ise yapılacak olan; atılan iftiralara bilimsel şekilde cevap vermek ve hukuk içinde kalmak şartıyla bu saldırılara karşı sosyal tepkiyi ortaya koyabilmektir. En büyük yargılama, yüce Türk Milleti'nin önünde bu gibi iftiraları boşa çıkararak yapılan yargılamadır.
Bu millet, Türklüğünü, devletini, Cumhuriyetini savunmak için polise, savcıya, mahkemeye muhtaç değildir.

Tecavüze dört erkek tanık!
Türker Alkan
Hani kovboy filmlerinde karşımıza çıkan bir sahnedir. Kahramanlar sakin adımlarla tuzağa doğru yürürler. Yüz hatları kasılmış, gözler kısılmış, eller tetikte, korkusuzca.
İki gün önce dokuz Batman kadınının 'Töre terörüne hayır!' yürüyüşü o sahneleri anımsattı. Kadınlar, istemediği halde yaşlı bir adama kuma verilmek istenen 18 yaşındaki Saliha'nın intiharını protesto ediyordu. Umarım bu yürüyüşü yaptıkları için başları derde girmez.
İslam ülkeleri denince karşımıza kadın sorunu çıkıyor. Batman'da kadınlar yürürken, Afganistan'da Kadın İşleri Bakanlığı'nın Kandahar İl Müdürü Safiye Ahmedcan öldürüldü. Ahmedcan, kadınların durumunu iyileştirmek için projeler üretiyordu. Kadınların eğitimi için altı okul açmıştı. Taliban döneminde kadınlara okuma-yazma öğretmenin bile günah olduğu anımsanırsa saldırının nedeni daha iyi anlaşılır sanırım.
Taliban döneminde kadınların büyük kısmı ciddi bir depresyon içindeydi. İntihar oranları çok yüksekti. Geçen beş yıl içinde ciddi çalışmalar yapıldıysa da, bu kadar kısa zamanda sorunu çözmek
mümkün olmadı. Halen bu ülkede kadınların yüzde 50'si dövülüyor. Kandahar'da dayaktan bıkan 200 kadın evden kaçtı. Herat'ta 197 kadın intihara kalkıştı. Kızların yüzde 57'si 16 yaşından önce evlendiriliyor.
Afganistan'da bunlar olurken Pakistan'da da kadınlar gösteri yapıyordu. Ziya ül Hak tarafından geçirilen 'hudut yasası' diye bilinen şeriat yasasına göre bir kadının tecavüze uğradığını kanıtlaması için dört erkek
tanık gerekmektedir. Bu sayıda erkek tanık gösteremeyen kadın zina suçlamasıyla hapse atılmaktadır! Yani hem tecavüze uğruyor, hem de hapislerde sürünüyor! Şu anda 3 bin kadın bu nedenle hapis cezası çekmektedir. Şimdiki hükümet de bu yasanın değişmesini istiyor. Ne var ki şeriatçı çevreler karşı çıktığı için yasaya dokunulamıyor.
Gün geçmiyor ki Müslüman ülkelerde kadınların karşılaştıkları zorluklarla ilgili bir haber çıkmasın. Kadınların bu ülkelerde karşılaştıkları baskı, sadece toplumsal ve siyasal geri kalmışlıklarını açıklamakla kalmıyor, pek çok gözlemciye göre ülke nüfusunun yarısının üretimden dışlanması aynı zamanda ekonomik geriliğin de nedenleri arasında yerini almaktadır.
Dünkü Milliyet manşet yapmıştı. "Türbanlı gazeteci Ayşe Böhürler kadınlarla ilgili belgesel hazırladı. Laikliği överek, seküler hukukun kadına yaradığını söyledi." "Dini hukukta değişen şartlarla ilgili tartışmalar 'akideyi zedeliyor' inancıyla çok zor yapılabiliyor... Seküler kanunlar günün ihtiyaçlarına göre değişebilir, tartışılabilir ve hep bir ortalama yol bulunabilir..." "Seküler sistemin çok önceden gerçekleşmiş olması da Türkiye'yi başka bir yere taşımış, kadın sorunları içinde."
Doğru söze ne denir? Pakistan, Afganistan gibi yerlere gitmek bazı gerçekleri görmeyi kolaylaştırıyor olmalı. Keşke Başbakan ve diğer muhterem zevat çocuklarını Amerika'ya değil de Afganistan, Somali, Sudan, Suudi Arabistan, Yemen gibi ülkelere gönderselerdi diye düşünüyorum.
Amerika'da Müslüman olmak kolay. Asıl marifet Afganistan gibi ülkelerde Müslüman bir kadın olmaktır sanırım.

Ak ve kara
Nazlı Illıcak - Takvim
Vakıflar Yasa Tasarısı dolayısıyla, Türk demokrasisi gene yaya kaldı. 1936 yılında, azınlık vakıfları, ellerindeki taşınmazları beyan etti. 1938'de ise, Lozan Antlaşması'na aykırı olarak, söz konusu vakıfların yeni mal edinmeleri yasaklandı. Buna rağmen, 1974'e kadar konuya göz yumuldu. 1974'te, azınlık vakıflarının mallarına el konuldu. O gün bugün, bu haksızlık sürekli gündeme getiriliyor. Avrupa Birliği de malların iadesi konusunda ısrarlı.
Bir baktık, "mütekabiliyetten" söz ediliyor. Prof. Selçuk Erez (Kendisi tıp doktorudur ama, siyasve sosyal konulara meraklıdır), "Bir haksızlığın giderilmesi için mütekabiliyet olur mu?" diye bana sordu. Ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiye'deki Süryaniler'in hangi ülkede karşılığını bulacaksınız. Veyahut mütekabiliyet Ermeniler ile Yahudiler için nasıl uygulanacak? İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bulgarlar Müslüman mezarlıklarına girerek taşları sökmüşler, bu şekilde Osmanlı'nın izlerini silmeye çalışmışlardı. O tarihte, Milli Türk Talebe Birliği Başkanı Tevfik İleri (Sonradan Demokrat Parti'nin Milli Eğitim Bakanı oldu), gençlerle Bulgar mezarlığına giriyor ve her mezarlığın yanına bir çiçek bırakıyor."
Tevfik İleri, Müslüman mezarlığını yağma eden Bulgarlar'a, bence çok anlamlı bir cevap vermiş. "Mütekabiliyet" diye onun Bulgar mezarlığını talan etmesi nasıl hoş karşılanmazsa, aynı gerekçeyle, Lozan Antlaşması'na göre Müslümanlar'la eşit hak tanıdığımız azınlık vakıflarının mal varlığına el koymak, o ölçüde yakışıksız bir tavırdır.
CHP, "temel yasa" diye aceleye getirilerek düzenleme yapılmasına karşı çıkabilir. Çünkü, temel yasalarda hız kazanmak için, maddeler tek tek görüşülmüyor, sadece bölümlerde konuşma hakkı tanınıyor. Yalnız, temel yasa dayatmasına karşı çıkmak başka, "Lozan'ın delindiği, Fener Patrikhanesi'ne Vatikan benzeri bir yapılanmaya gidiş yolunun açıldığı" gibi iddialar başka.
Kasım ayında, Avrupa Birliği Komisyonu İlerleme Raporu açıklanacak. Dolayısıyla, bu konu aciliyet arz ediyor. Her şeye muhalefet etmek CHP'ye puan kazandırmıyor. Benzer bir tavrı, Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında Lübnan'a asker gönderme konusunda da sergilemişti.
AK Parti'nin "Ak" dediğine "Kara" demek fayda etseydi, CHP çoktan seçmenin baştâcı olurdu.

İfade özgürlüğü ve demokrasi
ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül
Evrensel
İfade özgürlüğü ile demokrasi arasında doğrudan bağ vardır. Bir hüküm cümlesi kuralım: İfade özgürlüğü yoksa demokrasi de yok demektir. İfade özgürlüğü, aynı zamanda ekonomik ve sosyal hakların da temelini oluşturmaktadır.

Ünlü kokoreç misalini hatırlayalım. Söylendiğinin aksine, demokrasi olursa kokoreç yasaklanmaz. Daha kaliteli, sağlıklı kokoreç yersiniz. Nerede, hangi koşullarda hazırlandığına, içeriğindeki maddelerin ne olduğuna ve fiyatına değin her aşamasının açık, bilinebilir ve kurala bağlandığı bir durum söz konusu olur. Şikayet, itiraz yolları açıktır ve işler durumdadır. Tek başınıza ya da başkalarıyla birlikte bu yollara başvurabilirsiniz. Halbuki demokrasi yoksa, nerede nasıl hazırlandığının yanıtını bilemezsiniz. Soru soramaz, itiraz edemez, talepte bulunamazsınız. Konu ile ilgili ya kurumlar oluşturulması gereği duyulmaz ya da o kurumlar şeklen var olurlar.
Üstün otorite ne derse odur.
Peki neden öyledir?
İfade özgürlüğü olmadığı içindir. İfade özgürlüğü olduğunda demokrasinin gelmesi kaçınılmaz. Çünkü, demokrasi açıklık, katılımcılık ve çoğulculuk ilkelerine dayalıdır. Bu ilkelerin yaşam bulması da ancak ifade özgürlüğü ile mümkündür.
Şu sıralar 301. madde tartışmaları yaşanıyor. Parlamento’da temsil edilen partiler, milliyetçi/ırkçı söylemleri bırakmıyorlar. Ana muhalefet partisi özgürlük bayrağından mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyor. Hükümet partisini de tehdit ediyor. Örneğin 301. maddenin değiştirilmesine karşı çıkıyor. Demokrasiye karşı çıkıyor. 12 Eylül Anayasası’nın bütünüyle değiştirilmesini kilitlediği gibi, demokratik reformların yapılmasını da engellemeye çalışıyor. Bunu başaramadığı noktalarda da tehditlerde bulunuyor. Azınlıkların haklarıyla ilgili konularda da aynı tutumu sergiliyor. Mevcut otoriter sistemin devamından yana olduğunu her fırsatta gösteriyor.
Aslında sorun yalnızca 301. madde değil. Geçenlerde Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen açıklama yaptı. Türk Ceza Yasası’nda ifade özgürlüğünü tehdit altında tutan en az 14 maddenin varlığına işaret etti. Türk Ceza Yasası’nın intihara teşvik ve yardım başlıklı 84. maddesi, onur, şeref ve saygınlığı rencide etme, kamu görevlisine hakaret başlıklı 125. maddesi, haberleşmenin gizliliğini ihlal başlıklı 132. maddesi, özel hayatın gizliliği başlıklı 134. madde, suçu ve suçluyu övme başlıklı 215. madde, halkı kin ve düşmanlığa tahrik başlıklı 216. madde, basın yoluyla kamu barışına karşı işlenen suçlar başlıklı 218. madde, soruşturmanın gizliliğini ihlal başlıklı 285. madde, soruşturma ve koğuşturma işlemlerinde ses ve görüntü kaydı başlıklı 286. madde, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs başlıklı 288. madde, cumhurbaşkanına hakaret başlıklı 299. madde, Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama başlıklı 301. madde, temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama başlıklı 305. madde ve halkı askerlikten soğutma başlıklı 318. madde, vakfın dikkat çektiği maddeler.
İfade özgürlüğü yalnızca ceza yasası ile sınırlandırılmıyor. Siyasi Partiler Yasası, Terörle Mücadele Yasası, Basın Yasası, RTÜK Yasası, seçimlerle ilgili yasalar ve daha pek çok yasada sınırlandırılıyor. Toplama baktığınızda, hukuksal çerçevesi böyle özgürlüklerin sınırlandırıldığı ülkede, -Türkiye’de- demokrasi gelişemiyor, yaşanamıyor.
İfade özgürlüğünü talep etmek, demokrasiyi talep etmektir.
HABER NOTU: TÜRKİYE’DE BAZI HAPİSHANELERDE TECRİT KOŞULLARI VAR. 19 ARALIK 2000’DEN BU YANA, F TİPİ HAPİSHANELERDEKİ TECRİT KOŞULLARINA KARŞI YAPILAN ÖLÜM ORUÇLARINDA 122 İNSAN CAN VERDİ. AVUKAT BEHİÇ AŞÇI, 5 NİSAN 2006 TARİHİNDE TECRİDE KARŞI ÖLÜM ORUCU EYLEMİNE BAŞLADI. BUGÜN 176. GÜN…

Cezaları esas alan bir yaklaşım çevre kirliliği problemini çözebilecek mi?
Dr. Tarık Jamali / Mali Müşavir
Çevrenin doğrudan ya da dolaylı kirletilmesine ilişkin olarak birçok yasada yasaklar mevcuttur. Çevreyle ilgili doğrudan veya dolaylı hüküm içermeyen yasa neredeyse yok gibidir. Ancak en ağır yaptırımlar Çevre Yasası'nda ve Türk Ceza Yasası'nda yer almaktadır. Henüz yasalaşmayan yeni Çevre Yasası eskisinden çok daha ağır para cezalarını içermektedir. Öyle ki, çevreyi kirleten bir işletmenin ekonomik olarak ortadan kalkmasına sebebiyet verebilecek tutarlardadır. Ancak çevre kirliliği problemleri daha ağır cezalar ve yaptırımlar uygulanarak çözülebilecek bir sorun değildir.
Bilindiği gibi yeni Türk Ceza Yasası'nda(1) (YTCY) da çevre suçlarına ayrıntılı olarak yer verilmiştir. 2006 yılının Ekim ayından itibaren yürürlüğe girecek yasanın ilgili maddelerinde, havanın, toprağın ve suyun atık ve artıklarla kirletilmesi ve bu fiillerin insan ve hayvan sağlığını olumsuz etkilemesi (m.181/4) hallerinde hapis cezaları öngörülmüştür. Hatta çevre, taksirle yani kasıt olmaksızın kirletildiğinde öncelikle para cezası, kirliliğin kalıcı olması veya insan ve hayvan sağlığını olumsuz etkilemesi halinde ise hapis cezası öngörülmüştür (m.182).
YTCY'de yer alan ve çevre ile ilgili suçları düzenleyen 181, 182 ve 183. maddeler, düzenleniş biçimi itibarıyla çok önemli yanlışlıklar ve yetersizlikler içermektedir. Yasanın 181'inci maddesinde kasta dayalı çevre suçunun maddi unsuru açıklanırken "ilgili kanunlarla belirlenen teknik usullere aykırı olarak..." işlenen çevre suçları şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Türkiye'de yürürlükte bulunan yasalar içerinde belirlenmiş bir teknik usul yoktur. Teknik usullerin yasalarla belirlenmesi olanaksızdır. Teknik usuller son derecede ayrıntılıdır ve sık sık değişmekte, yönetmelik ve standart gibi yönetsel metinlerle düzenlenmektedirler.(2) "Çevreyi kirletmek" gibi geniş bir suç tanımı ve kirliliğin geniş belirsiz tanımı hangi tür kirlilik için izin verilip verilmediğini açıklığa kavuşturamayacak, cezai yükümlülük için de bir taban olarak kullanılamayacaktır.(3)
Dünya üzerinde ilk kez Türkiye'de kabul edilen bir Ceza Kanunu'nda yasanın amaçlarından birinin çevreyi korumak olduğu belirtilmektedir. Bu çok önemli, yerinde ve ileri nitelikli bir iddiadır. Bunun da ötesinde, YTCY, çevre suçlarına hapis cezası verileceğini öngörmekle dünya üzerinde bir "ilk"e imza atmaktadır. Özgürlüğü bağlayıcı cezalar toplumun ve bireylerin sağlığını ve güvenliğini olumsuz olarak etkileyen çevresel olaylar için öngörülmektedir. Özgürlüğü kısıtlayıcı nitelikte yaptırımlar çevresel kalitenin korunması için en son başvurulması gereken yöntemlerdir. Bu aşamaya gelmeden önce, ulusal ve yerel ölçekte etkili ve doğru işleyen bir çevre yönetimi sisteminin kurulması ve bu sistemin yeşil vergiler ve öteki ekonomik nitelikli çevre yönetim araçları ile desteklenmesi gerekir. YTCY'de yer alan şekli ile son düzenleme biçimi toplumun çok büyük bir kesimini potansiyel suçlu konumuna getirmiştir.(4)
Çevre Yasası'nın dışında Kabahatler Yasası'nın(5) 41'nci maddesinde "Çevreyi Kirletme" başlığı altında bentler halinde belirtilen çeşitli fiiller "kabahat" sayılmış ve bu fiiller para cezası ile cezalandırılmıştır. Ancak bu yasada öngörülen para cezalarının çok düşük olması sebebiyle caydırıcı olabilmesi söz konusu değildir.
Esasen çevreyi kirletenlere yaptırım içeren yasalardaki en önemli problem "tespit edilememe" olasılığıdır. Çünkü çevre koruma politikasının etkinliği çevresel olayların izlenebilmesine bağlıdır. Uygulamada çoğu zaman bu konuda yeterli iş gücü, teknik bilgi ya da ekipman mevcut değildir. Gelişmekte olan ülkelerden çok azı, konusunda uzmanlaşmış çevre kontrol birimi veya zamanını özel olarak çevre konularına adayan bir cumhuriyet savcılığı(6) veya benzeri bir birim kurmuştur. Türkiye'de bu konuda yetkilendirilmiş bir kamu denetçisinin bulunmadığını da ilave etmek gerekir.(7)
Konunun diğer bir boyutunu ise çevre kirliliği ile ilgili yasal düzenlemelerde, çevre koruması ve sanayinin ticari çıkarları arasındaki ihtilafın mevcudiyeti oluşturmaktadır. Yasa koyucular genellikle, çevrenin korunması ile ticari çıkarları dengelemektedir. Benzer bir denge çeşitli standartların belirlenmesi suretiyle idare tarafından da yapılmaktadır. Bu koşullar genellikle çevrenin, dolayısıyla tüm toplumun çıkarları ile kirlilik mağdurlarının çıkarlarına karşı sanayinin mali, teknolojik yetenekleri dikkate alınarak oluşturulmaktadır.(8) Bu itinaya rağmen olay mahkemeye intikal ettiğinde davaların çoğunda suçlu taraf genellikle endüstriyel tesislerin gerçek veya tüzel kişi sahipleridir. Bunlar toplumda yüksek mevkide olan tanınmış ve başarılı işadamları olduğundan, ceza mahkemelerindeki birçok hakim suçluları mahkum etmede isteksiz kalmaktadır. Çünkü çevre yasaları ile tam bir uyum arandığında yüzlerce işçinin işsizliği ile sonuçlanacak şirket kapamaları gündeme gelecektir. Dolayısıyla çevre yasalarının sosyo-ekonomik etkileri, yargı kararlarını da etkileyebilecektir.(9) Ayrıca idari uygulama birimlerinin ve yargı mensuplarının güçlü sanayilerle yakın ilişkisi rüşvetin günlük olarak uygulandığı ülkelerde çevre yasasının etkin uygulamasını başarısız kılabilmektedir.(10)
Buna ilaveten kirlilikten zarar görenin dava açması için belirli bir parasal gücünün olması gerektiği söylenebilecektir. Çünkü bu türden davalarda avukat tutulması ve uzun sürecek bir davada birtakım parasal külfetlere katlanılması gerekecektir. Zarar görenlerin genellikle sıradan vatandaşlar olduğu düşünülecek olursa, birçok kimsenin bu yolu tercih etmesi kolaylıkla mümkün olmamaktadır. Zaten üretici firmaların sadece bu alandaki hukuki gelişmeleri takip etmek ve yapılan faaliyetleri yasal bir zemine oturtmak için danışmanları ve hukuk müşavirleri mevcuttur.(11)
Netice itibariyle kirlilikten doğrudan zarar görenler ile kirletenler arasındaki hak arama mücadelesinde bir dengesizliğin olduğu da söylenebilecektir. Sadece bu dengesizlik değil, birçok kirlilik olayında doğrudan etkilenenlerin sayısının az olması ve kirliliğin çoğu zaman kamusal bir zarar olarak ortaya çıkması da bu zararın kamu otoritesince vergilerle tazmin ettirilmesi gereğini ortaya koymaktadır. Batılı sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi, yasaklama ve cezalandırma yaklaşımının yanı sıra çevreyi kirletenler için "kirlettiğini öde" anlayışı içinde vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. Çevreyi kirletenlerin vergilenmesi topluma yüklenen maliyetin ortadan kaldırılmasına ve toplumsal adaletin sağlanmasına katkıda bulunabilecek, kirletenler de kirlettikleri ölçüde getirilen mali yükümlülük sebebiyle giderek kirletmemeye başlayacaktır.
(1) Türk Ceza Yasası, (R.G.12 Ekim 2004-25611)
(3) Michael FAURE, Enforcement Issues for Environmental Legislation in Developing Countries, United Nation University Press Paper No:19 March 1995, s.7
(4) Çekül Vakfı loc.cit.
(5) R.G. 31 Mart 2005 - 257732 (1.Mük.)
(6) FAURE loc.cit.
(7) Nükhet TURGUT, "Çevre Hakkı ve Katılım", Ankara Barosu Hukuk Kurultayı Tebliği, 2000, s.14
(8) FAURE, op.cit., s.8
(9) Ibid., s.9
(10) FAURE, op.cit., s.18
(11) J.D Nancy K KUBASEK J.D., Environmental Law, New Jersey, Environmental Health Program Boeling Green State University, 2002, s.112

AR-GE indirimi nasıl yapılacak?
BİZE GÖRE / Veysi Seviğ
Kurumlar Vergisi Yasası'nın 8'inci maddesi uyarınca "Ticari kazanç gibi hesaplanan kurum kazancının tespitinde" yasa maddesinde sayılmak suretiyle belirlenmiş bulunan indirimler yapılmaktadır.
Bu bağlamda söz konusu yasal düzenleme gereği olarak "Kurumlar vergisi matrahının tespitinde, kurumlar vergisi beyannamesinde her yıla ilişkin tutarlar ayrı ayrı gösterilmek" koşuluyla geçmiş yıl zararları indirim konusu olmaktadır. (Kurumlar Vergisi Yasa Maddesi:9)
Diğer yandan söz konusu yasanın 11'inci maddesinde yer alan giderlerin ayrıca kurum matrahına eklenmesi gerekmektedir. Bir başka anlatımla yasa maddesinde yer alan giderler "kabul edilmeyen indirim" niteliğindedir.
Kurumlar Vergisi Yasası'nın 10'uncu maddesinde bazı harcama ve giderlerin "kurumlar vergisi matrahının tespitinde kurumlar vergisi beyannamesi üzerinde ayrıca gösterilmek şartıyla kurum kazancından sırası ile indirilmesi" öngörülmüştür.
Söz konusu yasa maddesinde on ayrı grupta belirlenmiş bulunan ve beyanname üzerinde indirim konusu yapılması öngörülen gider ve harcamalar mevcut kurum kazancından sırasıyla indirilmesi mümkündür. Bir başka anlatımla yasa maddesinde sayılmak suretiyle belirlenen indirim konularında öncelik mevcuttur. İndirim sırasında bu öncelik dikkate alınarak uygulama yapılacaktır.
Yeni uygulamaya göre geçtiğimiz yıl da dahil olmak üzere, beyanname üzerinde zarar olsa dahi indirim konusu yapılması öngörülen AR-GE harcamaları, 01.01.2006 yılı kazançları da dahil olmak üzere kurumun eğer matrahı varsa indirim konusu yapılabilecektir. Bu nedenle yapılan AR-GE harcaması dönem zararını artırıcı bir unsur olarak dikkate alınmıyacaktır.
Gerçekte Kurumlar Vergisi Yasası'nın 10'uncu maddesine konu olan "diğer indirimler" belirli bir sıra dahilinde uygulanacak ve bu sıra dahilinde yapılan indirimlerden sonra sıra bağış ve yardımlara geldiğinde kurum kazancı yeterli olduğu ölçüde indirim yapılabilecektir. "(Maç, Mehmet-Jamali, Tarık" Kurumlar vergisini etkiliyebilen bağışlar ve sponsorluklar" Vergi Dünyası Eylül, 2006 Sf: 12-19)
Kurumlar Vergisi Yasası'nın 10'uncu maddesi yeni şekli ile kurum kazancının yüzde 5'i nispetinde yapılacak bağış ve yardımların hesaplanmasını da etkileyen bir özellik arz etmektedir.
Söz konusu yasa maddesinin birinci fıkrasında (a) bendinde "AR-GE" indirimi (b) bendinde de amatör ve profesyonel spor dalları için sponsorluk harcamaları yer almakta olup, diğer indirimlerde öncelik bu konulara verilmiş bulunmaktadır.
Uygulamada değişik nedenlerde "Genel ve özel bütçeli kamu idarelerine, il özel idarelerine, belediyelere ve köylere, Bakanlar Kurulu tarafından vergi muafiyeti tanınan vakıflara ve kamu yararına çalışan dernekler ile bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunan kurum ve kuruluşlara makbuz karşılığında yapılan bağış ve yardımların toplamı ilgili yıla ait kurum kazancının yüzde 5'ini aşabilmektedir.
Böyle bir durumun varlığında, söz konusu aşkın kısım kurum matrahını etkilemektedir.
Eğer yasa maddesinde belirtilmiş bulunan bu kurum ve kuruluşlara makbuz karşılığında yapılan bağış ve yardımlar yasa maddesinde yer alan sınırlamayı aşıyorsa bu takdirde aşkın kısım matraha eklenmektedir. Bu durum; Kurumlar Vergisi Yasası'nın 10'uncu maddesinde yer alan indirimlerin miktarlarını etkileyecektir.
Kurumlar Vergisi Yasası'nın 10/1-a maddesinde yer alan AR-GE indiriminin matrahın yetersiz olması nedeniyle ilgili dönemde indirim konusu yapılamayan tutar, sonraki hesap dönemlerine devreder" hükmü indirime konu olan matrahın değişken olması ihtimalinin yüksek bulunması nedeniyle duraksama konusu haline dönüşebilecek bir özellik arz etmektedir.
Kurum matrahının yanlış hesaplanması durumunda, beyanname üzerinde indirim konusu yapılması gereken miktarda değişecektir. Bilahere söz konusu yanılgının gerek inceleme yolu ile gerekse mükellefin başvurusu ile belirlenmesi halinde yanılgıya bağlı olarak yapılan indirim miktarı yeni duruma göre değiştirilebilecek midir? Bu sorunun yanıtı uygulamada duraksama konusu olacaktır.

Vakıflar olayı
Yavuz Donat - Sabah
Meclis'te (Adalet Komisyonu'nda) günlerdir "Vakıflar Yasası" konuşuluyor... Eleştirinin haddi hesabı yok... Ve herkesin kafası karışık.
"Kafa karışıklığı" sadece muhalefette olsa neyse.
İktidardakilerin de kafası "pek net değil."
Daha düne kadar "yumuşaklıkla eleştirilen muhalefet" şimdi aslanlar gibi kükrüyor.
"Sevr hortlatılıyor" diyen de var.
"Lozan deliniyor" diyen de.
"AB'nin talimatıyla yasa yapılıyor" diyen de var.
"Türkiye'nin bölünmesine kapı aralanıyor" diyen de.
"Hükümet Kıbrıs konusundaki baskıları yumuşatmak için, yabancı vakıfları ile ilgili taviz veriyor" diyen de var.
"Topraklarımız yabancılara peşkeş çekiliyor" diyen de.
Söylenenlerin "tamamı doğru" denilemez elbet.
Ama "kamuoyunun bazı endişelerinin olduğu da muhakkak."

Vakıflar Yasası'nın gerisinde "AB zorlaması olduğu" doğru.
Ama biz daha önce de AB'nin isteğiyle pek çok "taviz yasası" çıkarmadık mı?
Şimdiki "kızılca kıyamet" o zaman neden kopmadı?
1. O zaman seçim bu kadar yakında değildi.
2. Siyaset de şimdiki kadar ısınmamıştı.

Diyeceğimiz o ki "bugünden sonra olup bitecek her şeyin arka planında" seçim hesapları var.

Meclis'teki "yeni yasa" bir "yenilik" getiriyor.
Yabancıların "vakıflar yoluyla Türkiye'de edinebilecekleri gayri menkullerle ilgili sınırlar kalkıyor."
Ancak...
Halen yürürlükte olan "Tapu Kanunu" diyor ki:
- Yabancılar bir ilde, ilin büyüklüğünün binde 5'ini aşan oranda mülk edinemez.

Burada bir "çelişki" yok mu?
Tapu Kanunu, "bir başka kanun ile" delinmiyor mu?
Yarın bu işe "Çankaya ne diyecek?"
Uygulamada sorun çıkınca "yargı ne diyecek?"

Ayrıca biz Meclis'te görüşülen "tasarıyı" aynen yasalaştırsak bile "AB'yi tatmin etmiş olamayacağız."
"Verdiğimiz tavizle" kalacağız.
Neden mi?

"Eskiden" yabancıların Türkiye'de vakıfları yoktu.
"Yardımlaşma kurumları" vardı.
Atatürk kanun çıkardı "vakıf olun, elinizdeki mal varlığını da bildirin" dedi.
1974'te Yargıtay Hukuk Kurulu "bazı sınırlar" getirdi.
Ve 1936'dan sonra yabancı vakıflarına yapılan hibeleri "eski sahiplerine" verdi.
Sahibi bulunamayanlar "Hazine'ye geçti."
Hazine bunların "bir kısmını" sattı.
2002'de Ecevit Hükümeti "yabancı cemaat vakıfları Bakanlar Kurulu izniyle mülk edinebilir" dedi.
AK Parti geldi "Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün iznini" yeterli buldu.
Ve yabancı vakıfların "el konulan 1200 kadar mülkünden" 200 kadarı geri verildi.
Yeni yasa ile "Hazine üzerine kayıtlı olan 200 kadarı daha" verilecek.
Ama AB "bunu yeterli bulmuyor ki."
"Geri kalan 800'ü daha" istiyor.
Oysa onlar çoktan "satılmış... Üçüncü şahısların tapusuna geçmiş."
AB "anlamam" diyor, "öyleyse parasını verin."

"Böylesine önemli bir sorun" gündeme getirilirken iktidara düşen görev "konuyu önceden muhalefetle, sivil toplum örgütleriyle, medyayla, kamuoyuyla paylaşmak" olmalıydı.
Hükümet "yaptığı işi" kendi tabanına bile anlatabilmiş değil.

Naylon faturada korkulu rüya nasıl önlenir
Şükrü KIZILOT skizilot@yaklasim.com

YASALARIN, hapis cezası uygulamasında, şirketin kanuni temsilcilerini muhatap alması nedeniyle, şirket yöneticileri, kendilerinin almadığı ya da düzenlemediği bir faturadan dolayı, hapis cezası istemiyle ceza mahkemesinde yargılanabiliyor hatta hapse mahkum olabiliyorlar.
Özellikle, çalışan sayısı fazla, iş hacmi de büyük olan şirketlerde, bu durum yönetici konumundakileri endişelendiriyor hatta korkutuyor.
Burada sözünü ettiğimiz yöneticiler, vergi kaçırma kastı olmayan ancak kendi bilgileri dışındaki gelişmelerden ya da elemanların aldığı faturalardan dolayı, güç durumda kalan yöneticiler. Yoksa, kasıtlı olarak vergi kaçıran yada hayali ihracat yapanların, en ağır biçimde cezalandırılmaları gerektiği kuşkusuz.
CEZADAN KURTULMANIN YOLU
Sineklerle uğraşmayı bırakıp, bataklığı kuruttuğumuzda, naylon fatura büyük ölçüde önlenir. Ancak nedense bu yapılmıyor. İyi niyetli bazı kişiler de ciddi anlamda zarar görüyorlar.
Yasalarımızda, işlenmeyen bir fiil nedeniyle, hapis cezasından kurtulabilmek için, izlenebilecek bazı yollar yeralıyor.
1) Vergi Usul Kanunu Yönünden
Vergi Usul Kanunu’nun 333/3. maddesine göre; tüzel kişilerde, hapis cezasının sorumlusu "fiili işleyen" kişi oluyor.
Bu nedenle, fiili işleyenin kanıtlanabilmesi, kanuni temsilci açısından hapis cezası sorununu ortadan kaldırabiliyor. Şirketin, çalışanlar arasında görev ve yetki dağılımı, alınan mal ya da yaptırılan hizmetle ilgili kararın ve bunun faturasının, çalışanlardan hangisi tarafından alındığının yani fiili işleyenin kanıtlanabilmesi halinde, hapis cezasının muhatabı, "fiili işleyen kişi" oluyor. Ancak, pratikte fiili işleyenin tespiti zor. Özellikle, çok sayıda çalışanı olan bir firmada, belgelerin herbirinin kimin tarafından alındığını saptamak zor olduğundan, Türk Ticaret Kanunu yönünden, şirket bünyesinde ve ana sözleşmesinde bir düzenleme yapmakta yarar var.
2) T. Ticaret Kanunu Yönünden
Türk Ticaret Kanunu’nun 317. maddesine göre; anonim şirket, yönetim kurulu tarafından idare ve temsil olunur. Aynı Kanunun 319. maddesine göre de; ana sözleşmede, yönetim ve temsil işlerinin, yönetim kurulu üyeleri arasında taksim edilip edilmeyeceği ve taksim edilecekse, bunun nasıl yapılacağı belirlenir. Yönetim kurulunun en az bir üyesine de; "şirketi temsil yetkisi" verilir.
Ana sözleşmede, temsil yetkisinin ve idare işlerinin tamamını ya da bazılarını yönetim kurulu üyesi olan murahhaslara veya pay sahibi olmaları zorunlu bulunmayan murahhas müdürlere bırakabileceğinin yazılı olması gerekiyor. Bu durumda sorumluluk; defterler, belgeler, alınan ya da verilen faturalar konusunda, görevlendirilen kişilere ait oluyor. Anasözleşmede, bu tür kayıtlar bulunmadığı takdirde 317. madde hükmü uygulanır. Burada sözü edilen murahhas müdürün, mutlaka yönetim kurulu dışından seçilmesi gerekiyor.
Yargıtay’ın görüşü de bu doğrultuda (Yarg. 11. Ceza Dairesi’nin 20.06.2001 Tarih ve E.2000/3350, K.2001/7004 sayılı Kararı. Yargıtay kararının tam metnine ve bu konudaki yedi sayfalık yorum ve açıklamamıza "www.yaklasim.com" adresinden ulaşabilirsiniz). Belirttiğimiz Yargıtay kararı; "anonim şirket ana sözleşmesinde hüküm bulunması koşuluyla, temsil ve idare işlerinin, tamamının ya da bir kısmının, yönetim kurulu üyesi olan murahhaslara ya da pay sahibi olması zorunlu bulunmayan müdürlere bırakılabileceği, bu durumda da, anonim şirketin tüm yönetim kurulu üyeleri değil, temsil ve idare işleriyle görevlendirilen murahhas üyesi ya da murahhas müdürleri hapis cezasından sorumlu olacağı" yönünde.

Anayasa Mahkemesi'ne Başkanlık yapmak
Yazarlar / İsmail Küçükkaya
ismail.kucukkaya@aksam.com.tr
'Talih açık zihinlere doğru akarmış.'
Zihnimiz o kadar açık mı bilmiyorum ama önceki akşam üzeri güzel bir tesadüf eseri Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'yla karşılaştık. Çalışma arkadaşım Ersin Bal'la kahve içmek için çıkmıştık. Devlet Mahallesi'nde Başkan Tuğcu'yu görünce, yanına gittik ve selamlaştık. Tülay Hanım köpeği ile birlikte mütevazı lojmanlarının bahçesindeydi.
'Saygın bir hukuk insanı' olan Tülay Tuğcu ile güzel bir Ankara sonbaharında açık havada sohbet ettik. Başkan, basına bir iki istisna hariç hemen hiç konuşmuyor. O, 'kararlarımızla konuşuruz' diyen hukukçulardan. Ama kendisini yakalamışken, birkaç soru sormadan da edemedik.
Ersin Bal, birkaç gündür takip ettiğimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hakimlerinin gizli tutulan Türkiye ziyaretinin detaylarını sordu. Gerçekten önemsediğimiz bu ziyaret geçen hafta gerçekleşti.
Başkan, 'Biraz image maker görevi üstlendik. Ankara ve İstanbul'u gezdirdik. Türkiye'yi tanıttık. Çok sevdiler' dedi.
'AİHM, verdiği türban kararıyla' Türkiye'de önemli bir tartışmanın kaynağı olmuştu. Belki daha yıllarca o karar konuşulacak. Ben hemen, türbanla ilgili AİHM kararının gündeme gelip gelmediğini sordum. Başkan bir an duraksadı. 'Onlar kararı olağan karşılıyorlar' deyip, konuyu kendisinin açtığını anlattı ve şöyle dedi:
'O kararda, bizim laiklik tanımımızdan ve ilgili kararlarımızdan alıntı yapmışlar. Onlar bunu olağan karşılıyorlar. Başka ülkelerden de benzeri alıntılar, referanslar yapıyorlar. Ben bundan duyduğumuz memnuniyeti dile getirip, bizim kararlarımızı daha fazla örnek almalarını istedim.'
Bu görüşmeye ilişkin detayları haber sayfalarımızda görebilirsiniz.
Biz sohbete devam ederken Başkan'ın sevimli köpeği dikkatimizi çekiyordu. Bir ara haber müdürümüz Nergis Bozkurt'u arayıp, Ümit Turpçu'yu göndermesini istedim. Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın 'insani yönünü ortaya koyan o güzel fotoğraflar' Turpçu'nun deklanşöründen çıktı.
'Cumhurbaşkanı adaylığı'
Başkan'ın adı CHP tarafından Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmişti. Geçtiğimiz hafta Başkan'ın buna gösterdiği tepki gazetelere yansımıştı. Tülay Hanım'a, 'neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duyduğunuzu merak ettim' dedim. Gerçekten üzgündü. Konuşmak, tek kelime dahi etmek istemedi.
'Konuşsam suç, konuşmasam suç' diye iç geçirdi.
Israrcı oldum.
'Ben bir hukukçuyum. Anayasa Mahkemesi Başkanı'yım. Tarafsızlık en önemli özelliğim olmalıdır. Öyledir. Buraya CHP tarafından iptal davaları açılıyor. Hal böyle iken benim adım CHP tarafından aday olarak gösterilirse bu yanlıştır. Beni üzmüştür. Anayasa Mahkemesi'ni de kendi özenle koruduğum kişiliğimi de yaralamaya hakkım yoktur. Benim hırsım yok. Sizler yakından izlediniz, buraya Başkan olmak niyetim de yoktu. Bana duyulan güvene layık olmak isterim. Hukukçu kimliğimle varolmak amacındayım. Cumhurbaşkanlığı konusunda değil dirsek temasım, göz temasım dahi olmamıştır.'
Başkan evine girmek üzereydi. Tam vedalaşırken şöyle dedim: 'Siz geç saatlere kadar çalışırsınız, bugün biraz erken çıkmışsınız.'
İşte Başkan'ın yanıtı: 'Korumalarım ve şoförüm oruçluydu, iftara yetişsinler diye öyle yaptık.'
Bence bu 'insani özen' aslında ülkemizde laikliğin nasıl yaşandığını gösteriyordu.

Türklüğü aşağılamak serbest mi olmalı?
İsmet Berkan - RADIKAL
Bütün 301 tartışması tek bir noktaya sıkışmış gibi gözüküyor: Türklüğü aşağılamayı serbest bırakmak veya bırakmamak...
Başbakan, 301. maddenin son fıkrasında yazan 'Eleştiri amaçlı fikir açıklama serbesttir' anlamındaki cümleden hareketle, "İfade özgürlüğü sınırlanmıyor" diyor, "Ama eleştiri ile hakareti de birbirine karıştırmamak gerek."
Doğruya doğru, hakaretin serbest olması düşünülemez. Ancak hakaret ile eleştiri arasındaki sınır nedir? Daha doğrusu, yasadaki ifadesiyle
'aşağılama' ile eleştiri arasındaki sınır çizgisi nereden geçmektedir?
İşte zaten bunu tartışıp duruyoruz. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Yargıtay'ın bir içtihad oluşturmasını beklemek gerektiğini söylüyor. Evet ama Hrant Dink'le ilgili karar veren Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu bir içtihad oluşturdu aslında.
Ve Hrant Dink'in mahkûmiyeti kesinleşti.
Ancak gerek Başbakan ve gerekse Adalet Bakanı, bu kararı çok dikkate almıyorlar.
Çünkü mesele, Yargıtay'ın bazı dairelerinin verdiği bazı kararlarda düğümleniyor.
Örneğin Başbakan, Cumhuriyet Halk Partisi bazı sözcülerini, yaptıkları kimi açıklamalardan ötürü ve bu açıklamaları yayımlayan Radikal dahil bazı gazeteleri de yayınlarından ötürü dava etti. Başbakan, CHP sözcüsünün ve gazetelerin kendisine hakaret ettiğini öne sürüyordu. Ne var ki mahkeme söylenenlerin hakaret değil 'ağır eleştiri' olduğuna karar verdi, Yargıtay da aynı görüşü tekrarladı.
İşte Başbakan (ve bu arada Adalet Bakanı da) bu karardan memnun değil, çünkü hâlâ kendisine hakaret edildiğini düşünüyor. Bunu hiç açıklamadı ama belki Başbakan mahkemelerin sırf kendisine ve partisine kızdıkları için böyle kararlar aldıklarını düşünüyor.
Gerçekten de, Başbakan'ın açtığı hakaret davalarının çoğu Yargıtay'dan 'Burada hakaret yok ağır eleştiri var, siyasetçiler ağır eleştiriye katlanmalı' gerekçesiyle dönüyor.
Kim bilir belki Başbakan hakkında çıkan kimi yazı ve karikatürlere savcıların doğrudan 301'den dava açmamasından ve dolayısıyla kendisinin sivil dava açmak zorunda kalmasından da şikâyetçi.
Öte yandan Yargıtay, Başbakan için böyle geniş yorumlarla kararlar verip bir anlamda basın özgürlüğünü genişletirken, bir yandan da Atatürk'ün meşhur 'Gençliğe Hitabe'sindeki bazı cümleleri Ermeniler için tekrarlayan Hrant Dink'in 'Türklüğü aşağıladığı'na hükmedebiliyor.
Başbakan'ın ve Adalet Bakan'ının duygu dünyasını bire bir ilgilendiren bu kararlar ister istemez 301 konusunda bir duyarlık, daha doğrusu
bir direnç yaratıyor.
Zaman zaman Başbakan'ın yargı tarafından haksızlığa uğratıldığını düşünsem de, bence arada ciddi bir fark var. Başbakan'ın açtığı sivil davalar hapisle sonuçlanmıyor, olsa olsa para cezasıyla sonuçlanıyor. Fakat buna karşılık 301'den açılan davaların sonucu hapis cezası.
Mesela şimdi Hrant Dink aleyhine tam da 301'in gerekçesinde açıkça söylenen bir sebeple (soykırım iddiası) yeniden dava açıldı. Dink'in ilk davada aldığı ceza aynı suçu belli bir süre daha işlememesi halinde ertelenmişti, şimdi yeniden mahkûm olursa iki ceza için birden hapse
girebilecek, yani 4 yıl ceza alabilecek.
Elbette hakaret veya aşağılama serbest olmamalı ama hakaret veya aşağılamanın ne olduğunu, ölçüsünü bu memleketin Başbakanı ve Adalet Bakanı bile bilmiyor, bu bir. İkincisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, ucunda hapis tehdidi olan davaların açılmasının bile (sonu beraatle bitse dahi) ifade özgürlüğünü sınırladığını söylüyor.
Kısacası şu: Kimse Türklüğü aşağılamak serbest olsun demiyor, istenen aşağılamaktan kastedilenin ne olduğunun netleşmesi, Türklükten kastedilenin ne olduğunun netleşmesi ve hapis tehdidinin ortadan kalkması.

Lozan'da mütekabiliyet yok

Turgut Tarhanlı - Radikal

Türkiye'de, sesi daha yüksek çıkanın haklı sanıldığı, ürkekliği, şaşkınlığı ve bilgisizliği koyulaştırmaktan medet uman bir tartışma tarzı hâkim kılınmaya çalışılıyor. Bu arada, gerçeğin ne olduğu kimsenin umurunda değil. Çünkü herkese, kendi sesi fazlasıyla yetiyor.
Bu tutum, Meclis'teki Özel Öğretim Kurumları Kanunu tasarısı üzerindeki tartışmalarda da kendini gösterdi. Bu tartışmalarda, ısrarla ve sürekli olarak kendisine atıfta bulunulan bir terim var: 'Mütekabiliyet' ya da bugünün Türkçesiyle 'karşılıklılık'. Meclis içindeki ve dışındaki siyasilerimizce, Türkiye'deki gayrimüslim azınlıkların hakları konusunda bu terimin anlamı, adeta Türkiye'nin ulusal çıkarlarının bir güvencesiymiş gibi sunuluyor. Hükümet, bunda kusur etmediğini ve kanun tasarısında bu terime yer verdiğini savunurken, başta CHP olmak üzere, muhalefet partileri bu terimin hiçe sayılmasıyla Türkiye'nin Lozan Barış Andlaşması'nın gerisine götürülmek istendiği yönünde ateşli yorumlar yapıyor.
Bu tartışmaların kaynağı, Lozan Barış Andlaşması'nın 45. maddesinde düzenlenen bir hüküm. Bu hüküm, andlaşmanın 'Akalliyetlerin himayesi' ya da bugünün diliyle 'Azınlıkların korunması' başlıklı kesiminin sonuncu maddesinde yer alıyor. Bu konuda, tam anlamıyla trajikomik bir tablo karşısında bulunuyoruz. Zira bu madde hükmünde 'mütekabiliyet'
terimi yer almadığı gibi, maddenin lafzı ve ruhu da, bir mütekabiliyet uygulamasıyla hiç ilgili değil. Dolayısıyla, tam anlamıyla yanlış bir hukuki yorum, yersiz tartışmalarda boşuna enerji sarfedilmesine neden oluyor.
45. maddeyi aynen ve resmi çevirisiyle aktarmak istiyorum: "İşbu Fasıl ahkâmı ile Türkiyenin gayri müslim akalliyetleri hakkında tanınan hukuk, Yunanistan tarafından dahi kendi arazisinde bulunan müslüman akalliyet hakkında tanınmıştır." Bu andlaşmanın özgün metni Fransızca kaleme alındı. Bir hukuki yorum veya uyuşmazlık halinde özgün metnin esas alınması, andlaşmalar hukukunun gereğidir. Maddenin Fransızca metninde, Türkiye ve Yunanistan arasında bu konuya ilişkin hukuki yükümlülüğün vurgulanması 'Ègalement', yani 'eşit olarak, eşitçe' sözcüğüyle belirtiliyor.
Bunun anlamı şudur: Andlaşmanın bu kesiminde, madde 37-44 arasında yer alan ve Türkiye'deki gayrimüslim azınlıklar için öngörülen hakları, Yunanistan da, kendi ülkesindeki Müslüman azınlık için hukuken tanıma yükümlülüğü altındadır.
Eğer, bizim siyasilerimizin heyecanla tartıştığı gibi, sorun bir 'mütekabiliyet' konusu olsaydı, bu maddede kullanılan 'Ègalement' terimi yerine, 'rÈciproquement' (karşılıklı olarak) sözcüğünün kullanılması gerekirdi. Herhalde CHP'nin ataları, bu konuların ve Türkiye'nin çıkarlarının, bugünkü CHP'den çok daha fazla farkındaydı. Ve madde böyle düzenlendi.
Ama buna rağmen, iki gün önce kabul edilen kanunun ilgili maddesinde, yine de, 'ilgili ülkelerin bu konulardaki mütekabil mevzuat ve uygulamaları dikkate alınmak suretiyle' şeklinde bir ifadeye yer verildi. Bu, hem andlaşmalar hukukuna hem de insanların haklarının korunmasına ilişkin andlaşma hükümlerinin yorum kurallarına tamamen aykırı bir sonuçtur. Ve bu hususu, son 12 yıldır değişik çalışmalarımda vurgulamaya çalıştım.
İnsanların haklarının korunmasını düzenleyen bir andlaşma, onunla hukuken bağlanmış olan tüm devletlerin, bireysel olarak, her türlü uygulamalarını buna uygun hale getirmesini gerektirir. Bu yükümlülük, aynı andlaşmaya taraf olan diğer devletlerin uygulamalarından etkilenmeksizin varlığını korur. Ayrıca Anayasa'da (m.2), Türkiye'nin, 'insan haklarına saygılı' bir devlet olduğunun vurgulanmasının gereği de budur.
Varsayalım Yunanistan, bu bağlamda kendi yükümlülüğünü ihlâl etse, bu, Türkiye'nin de, andlaşmanın o hükümlerini, kendi ülkesinde uygulamaktan kaçınması gibi bir sonuç doğurmaz. Türkiye'nin yükümlülüğü aynen sürer. Aynı durum, Yunanistan için de geçerlidir. Zaten devletlerin egemen eşitliği ilkesi, bunun aksi bir uygulamayı anlamsız kılardı. Bu nedenledir ki, bizim siyasilerimiz, o veciz 'hukuki' tartışmalarında, 'mütekabiliyet' gibi bir ilkeyi terennüm etmekle, insana saygının yanı sıra, Türkiye'nin, belirttiğim bağlamda, egemenliğini de dikkatten kaçırdıklarının bilmem farkındalar mı?


Bu iş yürek ister...
Emin Şirin Yazıyor...
eminsirin@haberx.com

Türkiye, AKP’nin karşısında halka ümit verecek, yoksulluk ve işsizlik problemini çözecek, yolsuzluğa neşter vuracak Türkiye’nin dış politikasını Türkiye menfaatleri açısından yürütecek bir alternatife ihtiyaç duyuyor.

AKP’den istifamın üzerinden üç seneden fazla bir zaman geçti. İstifamın ne kadar haklı olduğunu ve bu sebeplerin anlaşıldığını kamuoyundan gelen tepkilerden anlıyorum.

Bu üç seneyi, milletvekilliği görevini en iyi şekilde yapma gayretinin yanı sıra katiyen bencil davranmadan, en iyi alternatifin ne olabileceği arayışıyla geçirdim. Benim hemen herkesle, hemen herkesin de benimle teması oldu.

Durumum itibarıyla her gelişmeyi yakından takip ettim, görüşmelerde de bulundum. Nelerin olabileceğini görmenin çok ötesinde, nelerin olamayacağını, hatta olmaması gerektiğini tespit ettim. Olmazları oldurmak için de doğrusu yıpratıcı da olsa elimden gelen gayreti gösterdim.

Bugün AKP ve Tayip Erdoğan’a karşı, yani IMF’ye teslimiyet, Ali Dibo’laşmak, takiyyeyi bile bırakmış aleni bir yandaş kadrolaşması, Türklük yerine Türkiyeliliği savunmak, dış politikada edilgen bir tavırla tam manasıyla ürkek bir teslimiyetçiliğe girmek, halka sahip çıkmak yerine halkı azarlamak, içinden geldiğin kökleri unutup, sırça köşklere kapanmak tiyniyet ve tavrına karşı alternatifi Genç Parti ve Lideri Cem Uzan olarak görüyorum.

Bu kararımın teamüllere uygun davranan bir siyasetçinin vermeyeceği bir karar olduğunun farkındayım. Ama gün; teamüllere uygun davranmak, vasatın içinde kaybolmak günü değil.

Gün; egoları aşmak ve hukukun üstünlüğünü, büyük bir ekonomik kalkınmayı ve uluslar arası saygınlığı kazanmak için çalışmak günü.

En geç bir sene içinde sandığa gideceğiz. Ben de Genç Parti’ye girerek, hukukun, gençliğin, hızlı ve sürekli bir ekonomik kalkınma modelinin, etken bir dış politikanın, özetle milletin beklentilerinin yanında yerimi alıyorum.

Evet, zor…

Türkiye, “1908’de mi, 1918’de mi?” ikilemini yaşıyor.

Biz 1918 ruhuyla Türkiye’yi 2018’lere taşımaya talibiz.

Bu iş yürek ister!..


Türkiye’de yargıçlar var

Süheyl Batum (28.09.2006) - VATAN

Geçtiğimiz hafta Elif Şafak’ın duruşmasını, üstelik duruşma salonuna girme olanağını bulan az sayıda kişiden biri olarak, izledim. Yargılamanın “beraatle” sonuçlanması muhakkak her açıdan iyi oldu. Ama bir nokta vardı ki o daha da önemliydi. “Türkiye’de yargıçlar olduğu” ortaya çıktı. Hem de yaratılan ortama ve tüm olumsuz koşullara karşın. Ve bu koşullarda yargıç kalmak ve hukuku uygulamak son derece zor iken. Neden mi?

1) “Adaleti yerine getirme koşulları açısından” bakalım. Türkiye’de hep ezberlenmiş gibi söyleniyor: “İktidar 301. maddeyi değiştirmeli, dünyaya rezil oluyoruz”. Doğru. Ama iktidarın 301. maddeden önce, çok daha önemli bir şeyi değiştirmesi kesinlikle zorunlu. Ama yıllardır söylenmekle birlikte, diğer iktidarlar gibi bu iktidar da hiçbir şey yapmıyor. Oysa her şeyden önce hepimizi düşündürmesi ve utandırması gereken ve yine hiç değişmeyen de bu; adaletin görüntüsü ve fiziksel koşulları.

Gözünüzde öyle bir duruşma salonu canlandırın ki ancak bir evin misafir salonu kadar olsun. İzleyenler, dinleyiciler için, en fazla 7-8 sandalyelik yer olsun. Avukatların bir bölümü bile ayakta dursun. Barodan gelen gözlemciler, çok büyük bir zorlukla itiş kakış içeri girip, savunma avukatının yanında ayakta durabilsin. Sıcak, yapış yapış bir duruşma salonu. Ve yargıç çok büyük bir samimiyetle itiraf etsin; “bundan başka, daha büyük bir salon yok ki”. Ve ne izleyenler, ne dinleyenler, ne de iktidar Türkiye’de adaletin bu koşullarda dağıtılmasından, kendi yargıçlarına bunu reva görmekten maalesef hiç mi hiç utanç duymasın.

2) Diğer neden, özellikle son dönemlerde ve Elif Şafak davasında da ortaya çıkan “bazı hukukçular”. Maalesef Türkiye’de adaletin, bizzat hukukçular tarafından bile ne ölçüde zorlanabileceğinin, ne ölçüde “trajikomik bir hale” dönüştürülmeye çalışılabileceğinin çok tipik bir örneği olan avukatlar. Sağa sola bağıran, ikide bir “Türk vatandaşları parmak kaldırsın” diye sayım yapan avukatlar. Yargıcın bile “duruşmaya bu kıyafetle mi gelinir” diye sormak zorunda kaldığı avukatlar. Yargılama usulü ve süreci yerine siyasal amaçlarını ön plana çıkaran avukatlar. En azından bir bölümü, insanlara, “iyi ki 301. madde var da, hiç olmazsa farklı düşüncedeki insanlara olan nefretlerini, bu maddeler aracılığı ile yani hukuk yoluyla uygulamaya sokuyorlar. Bir de bu maddeler olmasa, işlerini sokaklarda, sadece kaba güçle çözmeye çalışırlardı” dedirten hukukçular(!)

Ve tüm bu sorunlar yumağının tam ortasında, hukuku uygulayan, hem de diğer ülkelerdeki meslektaşlarını kıskandıracak ölçüde uygulamaya çalışan yargıçlar. Dediğim gibi, Adalet sarayları yok, uygun duruşma salonları, fiziksel koşullar yok. Esasında ne yerli, ne yabancı; talep eden de yok, yapan iktidar da yok. Ama yine de “Türkiye’de yargıçlar var”.


Hukukun bittiği yer...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr

Hürriyet


ANAYASA Mahkemesi, belediyelere padişah yetkisi veren yasayı (5216) iki yıldır görüşmüyor.

AKP’li belediyeler, bu yasayla istedikleri yeşil alanları imara açıyorlar.

Bu yasayla SİT alanları bir gecede rantçıların apartman bloklarına dönüşüyor.

Bu yasayla İstanbul’un çamlıkları Arap emirlerine malikane oluyor.

Bu yasayla belediye bütçesinden partili seçmenlere kömür, makarna, çocuklarına top dağıtılıyor.

Bu yasayla sanki Türkiye’de yokmuş gibi İtalya’dan ağaç, Çin’den kaldırım taşı getiriliyor.

Bu yasayla içki içilmeyen bölgeler, tarikat mahalleleri kuruyorlar.

Bu yasa kendi yandaşlarına "ihalesiz" iş verme imkánı sağlıyor.

Bu yasayla; Başbakan-bakanlar çağdaşlığı oynarken, irtica yerel yönetimler eliyle körükleniyor.

*

Bu yasa iki senedir Anayasa Mahkemesi’nde bekliyor, görüşülmesine sıra gelmiyor.

Şimdi kafanızı kaşıyın:

Anayasa Mahkemesi, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden bir yeşil alanı bina-mina yapmak için istedi. Büyükşehir Belediyesi bir gecede Yüce Mahkeme’nin istediği alanı "kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanına" dönüştürüp, peşinden Anayasa Mahkemesi’ne tahsis etti, arkasından inşaat başladı bile.

Neye göre?..

Anayasa Mahkemesi’nin iki yıldır görüşmediği bu yasaya göre.

*

Böyle hukuk olur mu?..

Böyle bir devlete kim "hukuk devleti" diyebilir?..

En yüce mahkeme, hem vurgun-soygunla, hem doğayla, hem rejimin geleceğiyle ilgili bir yasayı iki sene görüşmeyip, üstelik o yasadan kendisi de yararlanıp yeşil alanı kapatırsa...

İki sene...

İki senede erik ağaçları meyve veriyor.

Peki, kaç ivedi yasa böyle aylarca-yıllarca bekliyor?..

Latin Amerika’ya aile boyu geziler daha mı çekici, bekleyen yasaları görüşmekten?..

O zaman bizler kime sığınabiliriz?..

Hukuk bitmişse?..

Yargı çökmüşse?..

Hangi taşa vuracağız başımızı?..

Hangi kayaya?..

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com

0 Comments:

Post a Comment

<< Home